Merhabalar sevgili Siyaset Dergisi okuyucuları.Bir aylık bir aradan sonra yeniden birlikteyiz. Bu sayıdaki yazımda sizleri şöyle anılara doğru bir yolculuğa çıkarmak istiyorum… Nostaljik bir yolculuk yapıp eski günleri yâd etmeye ne dersiniz…
Geçenlerde, akşamüstü saat 17 sularında İstanbul’un bir yakasından diğer yakasına geçmek üzere arabamdaydım.
Ama nasıl bir trafik var, milim milim ilerliyoruz. Maslak tarafındayım, etrafımda gökdelenler, son model arabalar, süper lüks alışveriş merkezleri, sağa sola koşuşturan bir sürü insan vs. Şöyle üç beş dakika bu görüntülere dalmışım… Yani öyle bir trafik var ki anlayın… Hem etrafımdaki görüntülere daldım hem de hayallere, anılara. 70’li, 80’li hatta 90’lı yıllara. Belki reel zamanla 3-5 dakika süren bu yolculuk hayal âleminde bana yıllar gibi geldi.
O günlerdeki dünya, Türkiye, İstanbul, Kadıköy, mahallem, ilkokulum, öğretmenlerim, arkadaşlarım, annem, babam, kardeşlerim, konservatuar günlerim, futbol oynadığım sokaklar, arsalar hepsi birer birer geçti gözümün önünden. Sokakta iki taşı yan yana koyup kale yapardık ve saatlerce kesintisiz futbol oynardık. Taa ki hava kararıp pencereden annemin beni çağıran sesi duyuluncaya kadar… O dönemlerde arabalar bile yarım saatte bir geçerdi sokaktan. Arabalara yol verir sonra da oyunumuza devam ederdik… Bu anlattıklarım 70’li yılların hemen başlarıydı. Düşünün Türkiye’nin en büyük şehri İstanbul’da ne kadar az sayıda araba varmış…
İnsanoğlu içgüdüsel olarak gördüğü her şeye sahip olmak istiyor. Hep büyümek, çoğalmak, zenginleşmek ve istihap haddinin sınırlarını zorlayarak ne var ne yoksa silip süpürmek istiyor. Doğal olarak geldiğimiz noktada teknolojik ve sosyal gelişmeler sayesinde dopdolu bir hayatımız var. Büyük çoğunluğumuz her arzu ettiğimiz bilgiye, eşyaya ve yaşamla ilgili ne varsa iyi kötü bir şekilde ulaşabiliyoruz. Bu çok güzel bir şey veya bu gerçekten güzel bir şey mi gibi ikilemler aklımı zorluyor ve düşüncelerimi yoruyordu, o birkaç dakikalık hayal yolculuğumda… Her şeye sahip olmak aslında hiçbir şeye sahip olamamak mıydı yoksa? Öyle ya eskiden bazı meyveleri, sebzeleri yiyebilmek, tüketebilmek için mevsimini beklememiz gerekmez miydi? Oysa şimdi her meyve ve sebze her mevsim elimizin altında gibi duruyor ama işin aslı öyle değil… Sahip olduklarımızın çoğu aslında gerçek değil… Cebimizdeki kredi kartının limiti kadar olan ve bizimmiş gibi duran para da bizim değil… Vitrinde gördüğümüz her şeyi belki alabiliyoruz ama ya sonra? O taksitleri öderken anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelmiyor mu? Hâlbuki o yıllarda neysek oyduk… Sahip olduğumuz her şey bizimdi. Arkadaşlarımız gerçek, oyunlarımız gerçek (şimdiki gibi en iyi arkadaşımız bir bilgisayar monitörü veya bir TV ekranı değil) , yediklerimiz içtiklerimiz gerçek (hiçbir şey yapay maddelerle sulandırılmamış, bulandırılmamış), paramız gerçek (ne kazandıysak o) ve en önemlisi, sevgimiz, aşkımız gerçekti. Kimse birbirini dünya malı uğruna sevmiyordu. (En azından büyük çoğunluğu).
Neyse o 3-5 dakikada o kadar derinlere gittim ki, hepsini anlatabilmek için, bu derginin tüm sayfalarını bana tahsis etmeleri gerekir… Bu düşüncelerle o akşamki trafiği atlattım ve evime vardım. Çok kalabalık ortamlar, gürültü patırtı, yoğun düşünceler ve hayat şartları sizleri de zaman zaman yorabilir… İşte böyle durumlarda 70’li 80’li yıllara dönün, o günleri hatırlayın, daha genç yaşlardaysanız büyüklerinizden o yılları dinleyin. O dönemin sahiciliğini düşünmek bile insanı rahatlatıyor… İnsanların birbirine daha sevgi ve saygı dolu davranışları benim en büyük özlemim.
Efendim bugünlük bu kadar… Bir dahaki sayıda yeniden buluşuncaya kadar hoşça kalın
Saygılarımla
Metin Özülkü
Kodlama | www.nuans.com.tr
© 2011 Siyaset Dergisi