BÜYÜK DEVLET ADAMI, KIBRIS TÜRK HALKININ BAĞIMSIZLIK SİMGESİ KURUCU CUMHURBAŞKANI RAUF DENKTAŞ

Siyaset:Yaşamınızdaki evrelerden kısaca bahseder misiniz?
DENKTAŞ:Ocak 1924’de Yargıç Raif Bey’in altıncı çocuğu olarak Kıbrıs’ın Baf kasabasında dünyaya geldim. Ben doğmadan önce iki kardeşimi kaybetmişiz. Bu nedenle matemli bir eve doğmuş oldum. Fakat kısa bir süre sonra yeniden hamile kalan annem, İstanbul’da okumakta olan ilk çocuğu Cahit ağabeyimi babamla birlikte ziyarette kararlı olduğu için çocuğu düşürmeye kalkıştı. Yanlış yapılan müdahale nedeniyle ayağı kangren oldu. Kesilmesi gerekiyor dediler. Kabul etmedi ve ben 15-16 aylıkken hayatını kaybetti. Beni anneannem ile 1878’de 17 yaşında genç bir Osmanlı polisi iken, Ada’ya İngilizlerin gelişi ile Türk bayrağının gönderden indirilerek İngiliz bayrağının çekilişini gören Şeherli Mehmet adı ile bilinen dedem ve teyzem büyüttü. Bana annesizlik acısını yaşatmadılar, eksikliğini hissettirmediler. Babam üzülmesin diye evde annemden bahsedilmezdi. Ben annem hakkında tüm bilgileri Neriman Ablamdan almıştım. İki buçuk yaşında iken babam Lefkoşa’ya nakledildi. Geriye baktığımda ilk hatırladığım olay budur. Kamyonlar yüklenmiş. Ben anneannemin kucağında öndeki kamyonda şoförün yanındaki koltuktayız. Kedim Tekir nerede diye ağlıyorum. Arkadaki kamyondadır diyorlar. Lefkoşa’ya geldiğimizde kedimi Baf’ta bıraktıklarını anlıyorum. Karşılaştığım ilk yalan, ilk kalleşlik. Çok üzülüyorum. Babam bir küçük köpek yavrusu bulup getiriyor. O gün bugündür köpeklerimle büyüdüm, onların zekâsına, sadakatine hayran olarak yaşamımı sürdürüyorum.
“Ben Mustafa Kemal Paşayı gördüm” diye övünüyorum. Babam “Mustafa Kemal Paşa Ankara’dadır; inşallah gün gelir onu da İsmet Paşa’yı da görürsün” diyor. Atatürk’ü görmek nasip olmadı fakat İsmet Paşa ile Kıbrıs konusunda sık sık temaslarım oldu. Büyük insandı. Gerçek bir liderdi. Allah rahmet eylesin. Okul açılacak. Evde hazırlık başladı. Ağabeylerim beni karşılarına almışlar: Okulda sana nerelisin derlerse, sakın Kıbrıslıyım deme diyorlar. Niye? Çünkü sana derhal ad takarlar, Kıbrıs eşeği derler. Niye? Çünkü Kıbrıs eşekleri meşhurdur da ondan.
Okula gittim. Kayıt numaram 23. Arkadaşlar soruyorlar: Nerelisin? Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da yaşadığını öğrendim ya; demek ki Ankara diye bir yer varmış, ben de niye oradan gelmiş olmayayım? Ankaralıyım diyorum. Çocuklar cin gibi. Her halde ya şivemden ya da bir yerden nereden geldiğimi öğrenmişler ki Ankara’dan ne ile geldiğimi soruyorlar. İstanbul’a gemi ile geldiğime göre, Ankara’dan da gemi ile gelinir her halde; gemi ile geldim diyorum. Bir kahkahadır kopuyor. Çok sevdiğimiz bir sınıf öğretmenimiz vardı. Beni yanına çağırıyor ve Ankara’dan trenle gelindiğini anlatıyor. Kıbrıslı olmaktan, Kıbrıs’tan gelmiş olmaktan utanma, çekinme, daima doğruyu söyle diyor. Yalancının mumunun yatsıya kadar yandığını öğrenmiş oluyorum. Bir gün okulda salonun 23 rakamlı paftaları bayraklarla süslendiğini gördüm. Kayıt numaram 23 ya; demek ki çok seviliyorum diye gurur duymam çok sürmedi. 23 Nisan çocuk bayramını kutladığımızı öğrendim.
Bir gün, çok sevdiğimiz sınıf öğretmeni bize gelecek haftadan itibaren derslere başka birisinin geleceğini, kendisinin ayrılmak zorunda olduğunu söyledi. Ağlamağa başladık. Biz başka öğretmen istemiyoruz; biz sizi çok seviyoruz, ne olur bizi bırakmayınız diye yalvarmağa başladık. Cevabı çok çarpıcı oldu, adeta beynime kazındı ve kaldı: “Ben de sizi çok seviyorum çocuklar; elimde olsa ben de sizden ayrılmazdım ancak biliniz ki her sevginin ötesinde yüce bir sevgi vardır o da vatan sevgisidir; beni vatan göreve çağırıyor, askerliğimi yapmağa gideceğim. Sizi severek, unutmayarak fakat seve seve gideceğim” dedi. Bu dersi de hiç unutmadım. Yaşamımın şaşmaz düsturu, görüşü, felsefesi bu oldu.
Babam maaşından ayırdığı 10 Kıbrıs lirası ile yani 10 sterlin ile Türkiye’de dört çocuğunu okutabiliyordu. Yıl 1931. Para kuru bir sterlin on Türk lirası ediyor. 100 liraya ablam Robert Kolej’de, ben Fevziati’de yatılı okuyorum. Ağabeylerim anneannemle birlikte Beşiktaş’ta kiraladıkları evde oturuyorlar ve bal gibi yaşamaktadırlar. Ancak 1932’de Türk parası kıymet kazanıyor. Bir İngiliz lirası bu kez 8 Türk lirası ediyor. Böylelikle 80 Türk lirası ile bu işler dönmüyor. Ben tekrar Kıbrıs’a alınıyorum ve ikinci sınıftan itibaren Lise sona kadar Kıbrıs’ta okuyorum. Dedem, ben İstanbul’da iken 1931’de vefat etmiş; bana Ada’ya İngiliz geldiğinde Türk bayrağının gönderden indiriliş hikâyesini anlatacak güler yüzlü insan yok artık. Bayraksız yaşamanın acısını, Türkiye’den kopmanın dayanılmaz hasretini anlatırdı hep ve daima sözlerini “gittiler ama yine gelecekler; ben görmeyeceğim ama sen göreceksin, yine gelecekler” diye bitirirdi. Söylediği oldu. 1960’da Garantör Anavatanın Kıbrıs Türk Alayına, 1974’de de Kolorduya kavuştuk. Şimdi Rumların bütün mücadelesi 1960 Antlaşmaları ile elde edilmiş olan bu haklardan bizi mahrum etmek. Çare? Direnmek, KKTC’ye, egemenliğimize, Türkiye’nin Garantörlüğüne sahip çıkmak. Bu konularda taviz vermemek. Ancak siz benim özgeçmişimi sormuştunuz. Ben işi uzattım galiba. O halde devam edeyim:
İlkokulu bitirdiğimde Türkiye’ye gidip pilot olmak hazırlığına başladım. Yıl 1935. Ağabeyim bana böyle bir okula giriş formlarını göndermişti. Babam engel oldu. Sen burada kalacaksın. Güçlü bir avukat ve gazeteci olacaksın diyerek beni İngiliz Okulu’nun giriş imtihanlarına zorladı. Başardım. İngiliz Okulu karma bir okuldu. Rum, Ermeni, Maruni çocuklar hep bir arada okurlardı. Birinci sınıflar Türk-Rum diye ayrılır, ikinci sınıftan itibaren karma sınıflar başlar ve dersler hep İngilizce olurdu. Rum çocukları bize hep tepeden bakarlar, küçümserler, “deli Türk, pis Türk” diye alay ederlerdi. Bu da Türk çocuklarının kendi aralarında kümeleşmelerine neden olurdu. Kısa bir zaman içinde kendimizi kabul ettirecek duruma gelmiştik. Bize hakaret etmelerine izin vermez, derhal karşılarına dikilirdik. 1939’da okul ile İngiltere’ye Bedford okulunun davetlisi olarak gidenler arasındaydım. Geri döndükten üç gün sonra İkinci Dünya Savaşı başladı. Okul Girne’ye taşındı. Dome Hoteli ve etrafındaki binaları okul kiraladı. Yıl 1941. Babamı kaybettim. Okulun son sınıfındaydım. Birçok arkadaşım Kıbrıs Gönüllü Ordusuna girmiş, şık üniformaları, bellerinde tabancaları ile çalım satıyorlardı. Ben de heveslendim fakat İngiliz müdür Mr. Sims beni engelledi. “Son sınıftasın. Birkaç ay sonra mezun olacaksın. Baban sağ olsaydı sana bu ortamda ve bu safhada okulunu terk edip askere gitmene izin verir miydi?” diye sordu. Vermezdi cevabını verdim. O halde ben de vermiyorum dedi ve böylelikle okulu tamamlayarak Mağusa’ya Amcamın yanına gittim. İlk bulduğum işe talip oldum. Bu bir İngiliz askeri kampında mütercimlikti. Amcam isyanları oynuyor, “Koca İngiliz okulu mezunu, rahmetli kardeşimin oğlu, nasıl olur da böyle küçük bir maaşla böyle bir işe girer?” diye üzülüyordu. Amcama babamdan aldığım ders ile cevap verdim: “Amca, boş oturmak ayıptır; işsiz bir insanın bulduğu bir işi küçümsemesi de anlamsızdır. Bugün bunu bulabildim. Daha iyisi zuhur ederse oraya da müracaat ederim ama boş, işsiz oturamam. Her meşru ekmek kapısı mukaddestir, küçümsenemez derdi babam” dedim ve göreve başladım. Bu görevde üç aydan fazla kalamadım. Bir sabah kampa girdiğimde, bir binanın yanından geçerken, iki İngiliz çavuşun bir Rum askerini döverek, küfrederek sorgulamakta olduklarına şahit oldum. Birkaç gün sonra bu Rum askerinin davasını gören askeri Yargıca şahitlik yapmak istediğimi duyurdum. Kabul etti. Gördüklerimi anlattım, “bu asker suçunu, dayak yediği için kabul etmiştir” dedim ve askerin beraatını sağladım. İngilizlerin gazabından kurtulmak için istifa ettim ve bir süre sonra Mağusa Kaza Mahkemesi’nde kitabet sınıfında bir iş bularak orada çalışmaya başladım. Dünya Savaşı devam ediyordu. Her şey kontrole tabi, yiyecek, giyecek almak için hükümetin veya belediyelerin özel kuponlarını almak gerekmekte. Ben aklıma koymuşum, ilk fırsatta babamın vasiyetini yerine getirmek için avukat olacağım. Kıbrıs’ta kalacağım.
Öyle de yaptım. 1942’de Mağusa Kaza Mahkemesi’nde kâtiplik, öğretmenlik, Londra’da hukuk tahsili ve Ada’ya dönüşle başlayan hayatım özeti şöyledir.
DENKTAŞ’IN ÖZGEÇMİŞİ
Kıbrıs'ın Baf Kasabasında 27 Ocak 1924 tarihinde doğdu. 1941’de Lefkoşa İngiliz Okulundan mezun oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllardı. Mezun olduktan sonra Mağusa'da tercümanlık, Mahkemede memuriyet, sonra bir yıl da İngiliz Okulunda öğretmenlik yaptı.
1944 yılında British Council’dan aldığı bursla İngiltere'de Hukuk tahsilini tamamladı ve 1947 yılında Lincoln's Inn'den mezun oldu. Aynı yıl Kıbrıs'a dönüp Avukatlığa başladı.
1942 yılında Dr. Fazıl Küçük’ün yayınlamaya başladığı Halkın Sesi gazetesinde, babasından ve o’nun milliyetçi, Atatürkçü arkadaşlarından işiterek öğrendiği “Türk Haklarının İngilizler tarafından gasp edildiği” konularının ele alındığını gördü ve Dr. Küçük’ü ziyaret etti. Halkın Sesi’nde imzalı veya imzasız, bazen Akın Yılmaz adı altında yazılar yazmaya başladı. Bu ilişki Londra’daki tahsil yıllarında da devam etti. Ada’ya döndükten sonra lider Dr. Küçük’ün yanında yakın bir dost ve gerektiğinde danışman olarak çalışmaya başladı.
1948 yılında zamanın Kıbrıs Valisi tarafından kurulan Anayasa Konseyi’nde üye olarak çalıştı. Rum kilisesinin baskısı altında Konseye katılmış olan Komünist AKEL Partisi Konsey’den çekilince Meclis kapatıldı. Türk temsilcilerin ısrarlı talepleri sonucu Hâkim Mehmet Zekâ bey’in başkanlığında kurulan “Türk İşleri Komisyonu”nda çalıştı ve İngiliz Müstemleke İdaresi’nin gasp ettiği hakların iadesi için hazırlanan bir Rapor’da nazım rol oynadı. Hükümetin kabul ettiği bu raporda öngörülen yasaların yapılabilmesi için başsavcılığa görev verilir ancak başsavcılıkta bir Türk savcı yoktur. Liderliğin talebi üzerine 1949’da küçük bir maaş ile savcı yardımcısı olarak göreve başladı.
Bir kaç yıl içinde tamamlanması gereken yasalarla ilgili çalışmalar 1944 yılına kadar uzar. Arada Denktaş savcılığa terfi etmiştir. 1944’de Kıbrıs’ta yeraltı teşkilatını kuracak olan bir takım insan Ada’ya gizlice girerken yakalanır. Bunların takibi ve yargıya havalesi ile Denktaş’ın görevi daha da önem taşır. 1947 sonunda İngilizlerin Ada’yı 5-10 yıl içinde Yunanistan’a devredeceğini gören Denktaş, Savcılıktan istifa ederek, Dr. Küçük’ün yanında fiili rolünü alır.
Hükümetteki görevinden istifa ettikten sonra toplum problemlerinde daha aktif bir rol oynamaya başlar. 1957 sonlarında Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanlığına seçilir. Aynı yıl Rumların Atina’dan sevk ve idare edilen EOKA yer altı teşkilatının saldırıları karşısında etkin bir kuruluşa olan ihtiyacı görerek, iki arkadaşı ile birlikte Kasım 1957’de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurar. Bu Teşkilat o güne kadar var olan Volkan Teşkilatı’nın yerini alır ve kısa bir zaman içinde, Türkiye’nin uzman kişileri tarafından etkin bir Mukavemet Teşkilatı haline getirilir. Halkın Sesi gazetesinin haftalık İngilizce nüshasının hazırlanmasında da katkısı olan Denktaş, 1958’de büyük ölçüde artan EOKA saldırıları karşısında Türk Mukavemeti’nin etkili şekilde görev yapmasını sağlamak için elinden geleni yaptı. Türk Hükümetinin, bir ayda yüze yaklaşan Türk kayıpları karşısında kararlı çıkışı ve aynı yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda rahmetli Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Yunanlı karşıtı Averof’u mağlup etmesi sonucu Yunanlılar Kıbrıs’ta eşit şartlarda bir ortaklık Cumhuriyeti kurulmasına razı olmuş görünürler. Dr. Küçük ile bu Genel Kurul toplantısında kulis faaliyetini yürüttü. 1959’da Zürih Antlaşması’nın hazırlanmasında perde arkasında Türk haklarının belirlenmesinde gereken katkıda bulundu. Türkiye’nin garantisinin 650 kişilik bir Alay’la “etkin ve fiili” bir duruma getirilmesi ısrarı, Dr. Küçük’ün de desteklemesi ile mümkün oldu.
Denktaş aynı yıl Londra Konferansı’na katılan Türk Heyetinde yer aldı. Fatin Rüştü Zorlu’ya “Makarios bu anlaşmaları er geç yıkacak ve ENOSİS yoluna çıkacaktır. Burada bir rol oynamaktadır. İleride bu antlaşmaların kendisine zorla kabul ettirildiğini savunarak ortaklığı bozacaktır” mealindeki değerlendirmesi, ne yazık ki “ortaklık Devleti”nin kuruluşu ile Makarios tarafından işleme konmuş ve Aralık 1963’de Kıbrıs’ta ENOSİS uğruna tedhiş yeniden başlamıştır.
Denktaş, 1959-63 yılları arasında Türk Hükümetine gönderdiği raporlarla, gelmekte olan tehlikeye işaret etmekte, tedbir istemekteydi. 1960 İhtilalinden yeni çıkmış olan Türkiye’nin Kıbrıs’taki Büyükelçisi, ne yazık ki, bu raporların yorumları ile 1963’de patlak veren tedhiş karşısında Türkiye’nin hazırlıksız yakalanmasına neden olmuştur.
Denktaş, 1960 ağustos ayında kurulan ortaklık Cumhuriyetinde Cemaat Meclisi Başkanlığı ile İcra Komitesi Başkanlığına seçildi.
1960-1963 yılları arasında Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) sahibi olduğu NACAK gazetesini çıkarmağa başladı. Bu süreçte Fuat Veziroğlu ve Kutlu Adalı gibi mukavemetçi arkadaşlarının yardımları çok büyük oldu. 1963 olaylarından sonra Londra Konferansı ve Birleşmiş Milletlerde Türk Halkının haklarını savunduğu ve Makarios’un yalanlarını BM’de teşhir ettiği için Makarios tarafından adaya dönüşü yasaklanmış ve istenmeyen adam ilan edilmişti. Bu sürede Ankara’da Dışişleri’nde Kıbrıs Dairesinde çalıştı ve New York, Londra, Brüksel, Paris gibi merkezlerde konferanslar vererek Kıbrıs’taki olayları anlatmak için uğraştı. 1964 Temmuz’unda öğrencilerle birlikte gizli yoldan Kıbrıs’taki Erenköy’e çıktı. Daha sonra aynı yoldan geri Ankara’ya dönerek İnönü hükümetine bilgi verdi, askeri müdahale istedi. Bu arada Türkiye’nin hava müdahalesi ile darbelenen Makarios ateşkes anlaşmasına razı oldu. Erenköy dönüşünden sonra Denktaş Ankara’daki görevine devam etti.
Türk Hükümetinin yasal yoldan Ada’ya gönderme çabaları sonuç vermeyince Denktaş 1967 sonunda gizlice küçük bir gemiyle, iki arkadaşıyla birlikte tekrar adaya çıktı. Rumlar tarafından yakalandı ve esir düştü. Türkiye Cumhuriyeti’nin baskısı ile 13 gün sonra Ankara’ya iade edildi.
Ada’ya 1968 Nisan ayında normal yoldan dönebildi. Uzun süre görüşmelerden kaçan Makarios, Geçitkale-Boğaziçi köylerine yaptığı saldırı karşısında Demirel Hükümetinin müdahale tehdidi karşısında görüşmelerin başlamasına razı oldu. Denktaş Klerides’le görüşmeler başladı ve bu görüşmeler 1974’e kadar devam etti.
Denktaş 5 Temmuz 1970 tarihinde yapılan genel seçimlerde yeniden Türk Cemaat Meclisi’ne Meclis Başkanı seçildi.
16 Şubat 1973 tarihinde Kıbrıs Türk Toplumu tarafından yeniden Başkan seçilmiş ve 28 Şubat 1973'te gerekli andı içtikten sonra Kıbrıs Cumhurbaşkan Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanı olarak göreve başladı. Güçlü, davaya inanmış bir kadro ile çalıştı.
Denktaş, 1974 Türk Barış Harekâtı sonrasında 13 Şubat 1975 tarihinde Makarios’un adaya dönüşü nedeniyle, buna reaksiyon olarak ve Makarios’un meşruiyetini kaybettiğini tescil için ayrı devlet kurmayı önerdiyse de bu önerisi o günkü Irmak Hükümeti tarafından kabul edilmemiş bunun üzerine Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilânı sağlanmıştı. Devlet Başkanı ve Meclis Başkanı görevlerini yürütmeye devam etti. Federe Devlet Anayasası uyarınca 20 Haziran 1976 günü yapılan ilk Genel Seçimlerde büyük bir çoğunlukla, Halk tarafından Başkan seçildi. 1981'de ikinci kez Devlet Başkanlığına seçildi. 1983'de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanında öncü oldu ve 1985'de Cumhurbaşkanlığına seçildi. 1990, 1995 ve 2000 yıllarındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini tekrar kazanarak görevine devam etti. Ancak Annan Planı nedeniyle Türk hükümeti ile ihtilâfa düştüğü için 2005 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmadı. Türkiye’nin henüz üye olmadığı AB’ye, Rumlar ile anlaşarak üye olmanın Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki haklarını sıfırlayacağı görüşünü korumaktadır. İngilizce ve Rumcayı iyi bilen Denktaş evli, üç erkek ve üç de kız olmak üzere altı çocuk babasıdır. Bir kızını beyin tümörü nedeniyle iki buçuk yaşında, bir oğlunu 7 yaşında bademcik ameliyatında, bir oğlunu 25 yaşında trafik kazasında yitirdi. Bugün bir oğlu, iki kızı ve on bir torunu vardır.
Bugüne dek yayınlanmış 50’nin üzerinde kitabı ve risalesi, yüzlerce makalesi ve “İşgal Altında” isimli bir film senaryosu vardır. 10 ciltlik “HATIRALAR” kitabı, Karkot Deresi, Kıbrıs Girit Olmasın son yayımlarından bazılarıdır. Yazarlık ve fotoğrafçılık en sevdiği uğraşlardandır. Amerika, İngiltere, Avusturalya, İtalya, Türk Cumhuriyetleri, Polonya, Fransa, Avusturya ve Türkiye Cumhuriyeti’nde fotoğraf sergileri açtı, sayısız konferanslar verdi, çeşitli ödüller ile fahri doktora ve profesörlük payeleri aldı. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından eserleri ve eserlerinde ortaya koyduğu fikirleri savunma kararlılığından ötürü “Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Üyeliği”ne seçildi.”Türk Dünyası Hizmet Ödülü”, 10 Ocak 2000’de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Adamı” ödülü ve 6 Nisan 2000’de Atatürk Dil ve Tarih Yüksek kurumu tarafından “ATATÜRK uluslararası Barış” ödülünü aldı. 6 Temmuz 2005 tarihinde de Türkiye Cumhuriyeti Devleti Denktaş’ı “Üstün Hizmet ŞEREF MADALYASI” ile onurlandırdı. 25 Ekim 2005 tarihinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Senatosu’nun Türk Dünyasına yapmış olduğu üstün hizmetlerimden dolayı Fahri Doktora unvanı verdi.
Halen Lefkoşa’daki resmi ofisinde halkla ilişkilerini sürdürmekte, Kıbrıs davası hakkında yazılar, makaleler yazmakta, Televizyon programları yapmakta, Anadolu’dan gelen davetlere ve üniversitelere giderek “Kıbrıs Davası”nı anlatan konferanslar vermektedir.
Siyaset:Ağustos ayı içinde KKTC’ye iki önemli ziyaret gerçekleşti. TBMM Başkanımız Mehmet Ali Şahin ve Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu KKTC’yi ziyaret ettiler. Basına yapılan açıklamalar KKTC ve Kıbrıs Türk halkı için büyük önem taşıyor. TBMM Başkanımız Mehmet Ali Şahin, “Meclis, KKTC’nin ve burada yaşayan kardeşlerimizin yanındadır. Bunun altını bir kez daha çizmek için bu ziyareti gerçekleştiriyoruz. KKTC’de yaşayan insanların sorunu Türkiye’de yaşayan insanları, anavatanı yakından ilgilendiriyor. KKTC’nin özgürlük, eşitlik, barış, refah ve kalkınma yolunda her türlü çabasına Türkiye olarak destek verdik. Bundan sonra da bu destek her şart altında sürdürülecek ve Türkiye Cumhuriyeti, tarihi ve ahdi sorumluluklarının bilinciyle geçmişte olduğu gibi bundan sonra da KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının yanında olmaya devam edecektir” dedi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise ziyaretinde yaptığı açıklamada, Kıbrıs’ta statükonun sürmesine izin vermeyeceklerini söyledi. Ayrıca Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Garanti Antlaşması ile “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin birbirinin tamamlayıcısı anlamına gelen değerlendirmeler yaptı. Bu iki ziyareti ve yapılan açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Garanti ve İttifak Antlaşmalarının meşruiyeti ile “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin varlığı birbirine bağlı olarak görülebilir mi? Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Rumların silahla ve katliamlarla yıktıklarını da dikkate aldığımızda bunu nasıl yorumlamalıyız?
DENKTAŞ:Sayın. Mehmet Ali Şahin’in demeci bizce çok önemli. “Türkiye, KKTC’nin ve burada yaşayan kardeşlerimizin yanındadır ve bundan sonra da KKTC’nin ve Kıbrıs Türklerinin yanında olmaya devam edecektir” sözlerini TBMM Başkanı olarak söylüyor. TBMM’de Kıbrıs konusunda, Annan Planı’ndan önce oy birliği ile alınmış, Türkiye’nin kırmızı çizgilerini vurgulayan bir karar vardır. İki eşit halk ve iki devletten bahseder. Garantilerin devam edeceğini, yani Kıbrıs Antlaşmalarının temelini teşkil eden Türk-Yunan dengesinin bozulmayacağını vurgular. Sayın Şahin “KKTC’nin özgürlüğünden, eşitliğinden, barıştan, refah ve kalkınma yolundan bahsetti; bu yolda her türlü çabasını destekledik ve desteklemeğe devam edeceğiz” dedi. Bu teminat bizi yüreklendirdi. TBMM’de oy birliği ile alınmış olan kararın, Annan Planı zamanında yapılmış olan yanlışa rağmen canlı olduğu ve devam etmekte olduğu inancımızı güçlendirdi. Sayın. Davutoğlu’nun “statüko’nun sürmesine izin verilmeyeceği” sözleri de, bizim anladığımız şekliyle olumludur ve destektir. “Bizim anladığımız şekliyle” diyorum çünkü aynı sözleri Rum tarafı ve destekçileri de kullanmaktadırlar. Onlara göre “devamına izin verilemeyecek statüko KKTC’nin varlığı ve Kıbrıs’ın işgalinin devamıdır. Garantilerle ilgili sözleri burada kafaları karıştırmıştır. Bu sözler belki de Rum tarafına Kıbrıs Cumhuriyetiyiz diye yırtınıyorsunuz; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin varlığı Garantilerin devamına bağlıdır diyerek bir mesaj vermek istemiştir ancak bu sözler bizde de “görüşme yolu ile yeni bir oluşuma gidildiği takdirde Garantiler ortadan kalkacak” mesajı mı verildi diye bir kuşku yaratmıştır. Bunun devamıdır. Bize göre ise Rum idaresinin gaspçı, suçlu, eli kanlı bir Rum idaresi olarak meşru Kıbrıs Hükümeti olarak yola devamıdır. Bu nedenle biz “statükonun devamından” bahsederken hangi statükodan bahsettiğimizi açıklasak iyi olur. Sayın Davutoğlu’nun bu nedenle 1960 Antlaşmalarında neyin Garantilendiğini tartışmakta yarar vardır. Garantilenen sadece Anayasamız değildir. “State of Affairs” (yani anlaşmalarla meydana gelen, birbirine bağlı “oluşumdur”. Kısacası İngilizlerin egemen üsleridir; bunlar kadar somut bir hak olan Türk-Yunan dengesidir (Lozan dengesi’dir); içte iki taraf arasındaki dengedir-eşit egemenliktir; taraflardan birinin diğerine tahakküm edemeyeceğidir; Kıbrıs’ın başka bir ülke ile birleşemeyeceği (“ENOSİS ” ile “Taksim”in yasaklanmasıdır); Türk-Yunan dengesinin bozulamayacağı, bu nedenle Kıbrıs’ın Türkiye’nin de üye olmadığı bir kuruluşa üye olamayacağıdır. Yani eşit şartlarda ortaklığın devamıdır. Rumlar 1960’daki ortaklığı ENOSİS’e ulaşmak için bozdular; ayni maksatla yirmi yıl sonra AB üyesi de oldular. Bizim bu teşebbüsler karşısında yaptıklarımız “state of affairs”i bozmadan mukabil tedbirler almak olmuştur. Meselâ 1963’den 1968’e kadar anayasal düzenin yeniden ihyası için uğraşılmış fakat Makarios “Anayasa ölmüş ve gömülmüştür” diyerek Dr. Küçük’ü Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak kabul etmediği için onunla görüşmekten kaçınmıştır. Mukabele olarak Dr. Küçük anayasadaki unvanını ve yetkilerini Türk bölgelerinde Bakanları-Meclisteki ve Cemaat Meclisindeki Türk üyelerle, Türk memurlarla yürütmüş, anayasal haklarımızı savunmaya devam etmiştir, Türkiye de Garantör olarak zaman zaman varlığını hissettirmiştir. Dolayısıyla Rum ortak “ben devletim” derken, Türk ortak 1960’da kurulmuş olan düzeni (state of affairs’i) bozdurmamak kararlılığını sürdürmüştür. Klerides’in hatıratında da yazdığı gibi “Türk tarafı böylelikle bir ayrı mini devlet haline gelmiş fakat tanınmamıştır.” Konu, 1960 düzenindeki dengeyi devam ettirdiğimizdir. 1974’de Yunan darbesi 1960’ın yasakladığı ENOSİS ’i temin içindi. Türkiye’nin müdahalesi ile bunu başaramadılar. Önerdiğimiz “iki kesimli, iki toplumlu federasyon” formülünü kabul eder göründüler fakat bu güne kadar bu formül üzerinde önerilen her şeyi red ettiler. Bu formülümüz de 1960 dengesini koruyan ve Garantilerin devamını içeren bir formüldü. Rumlara dış dünya “meşru hükümet” muamelesi yaptığı sürece statükoyu devam ettireceklerini bir kaç kez teyit ettikten sonra 1983’de KKTC ilân edildi ve bunun da 1960 dengesinin bir gereği olduğu vurgulandı; federasyona iki devlet esası üzerinden dönüş yolunun açık olduğu vurgulandı. Böylelikle 1960 dengeleri korunmuş oldu, Rum’a “sen ne isen ben de oyum ve bu denge Türkiye tarafından korunur” mesajı verilmiş oldu. Rum “KKTC’nin ilânı, 1960’ı bozan bir çıkıştır diyemez, çünkü 1960 nizamını bozan ve 1960’da kurulan dengelerden kurtularak ENOSİS ’in yolunu açmak isteyen kendisidir. Biz bunu önledik ve dengenin devamını sağladık.
Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki Garantörlük hakkı hiçbir şart altında yadsınamaz. Kıbrıs’ta yeniden oluşacak herhangi bir düzende Türkiye’nin söz hakkı vardır çünkü “Lozan Dengesi”ni korumak hakkıdır. Bazılarının dediği gibi “Kıbrıs meselesini Kıbrıslılar halletsin, Türkiye dıştan karışmasın” yaklaşımının geçerliliği yoktur. Kıbrıs, Türkiye’nin güvenliği, stratejik hakları, “Lozan Dengesi”ni, korumak için vazgeçilmez bir adadır. Kıbrıslılar olarak kimsenin Türkiye’yi bu haklarından mahrum etme hakkı yoktur. Zaten Kıbrıslı diye bir millet de olmadığına göre bu tür öneriler saçmalıktan başka bir şey değildir.
Siyaset:Hristofyas, bir yandan müzakereleri sürdürürken bir yandan da her fırsatta önceden programlanmış bir şekilde uluslararası temaslarını ve ziyaretlerini yoğun olarak gerçekleştirmekte ve Türkiye aleyhine bir kampanya sürdürmektedir. Sizce Hristofyas’ın plan ve amaçları nelerdir ve böyle bir uygulama müzakere süreci ile bağdaşır mı?
DENKTAŞ:Makarios’un hedefi Garantilerden kurtularak çoğunluğa dayalı bir hükümet kurmak, sonra da “Kıbrıs Halkı” adına “kendi kaderini tayin hakkını kullanarak” Enosis’in yolunu açmaktı. Ona göre Garantiler bağımsızlığı kısıtlamaktaydı. Garantilerden kurtularak tam bağımsız bir Kıbrıs istediğini yayıyordu. Kıbrıs’ı Türk’ten de arındırarak 1960 Antlaşmalarından, ortaklıktan, Garantilerden, askerden kurtulmak için kurduğu yer altı orduları ile 1963’de bize saldırdı. Bu güne kadar saldırı çeşitli şekillerde devam etmektedir. Eski Dışişleri Bakanlarından Rolandis “önerilen her formülü biz red ettik” diyebiliyor. Neden? Çünkü ben ortaklık statümüzden ve Garantilerden, yani 1960 dengesinden taviz vermedim de ondan. Halen devam etmekte olan Talat-Hristofyas görüşmelerinde de Hristofyas kırmızı çizgilerini açıklamıştır: Garanti Anlaşması ortadan kalkacak, askerler ve Türkiye’den gelenler adayı boşaltacak, göçmenler eski yerlerine dönecek, AB normları işleyecek yani “Kıbrıslılar” AB üyesi olarak istedikleri yere yerleşebilecekler, Türkiye’nin Kıbrıs ile Kıbrıs Türklerinin de Türkiye ile irtibatları kesilecek, toprak, halk, ekonomi ve kurumlar birleşecek; Kıbrıs’ta tek halk, tek devlet, tek egemenlik, tek vatandaşlık vardır; Türklerin ayrı egemenlik ve ayrı devlet hakları yoktur. Maalesef Sayın Talat görüşmelerin tek halk, tek devlet, tek egemenlik, tek vatandaşlık esasları üzerinden başlamasına razı olmuştur. Bu bizi felâkete götürür. Ne yazık ki Türkiye bu görüşmeleri desteklediğini sık sık açıklamaktadır. Bunun anlamı, eğer bir sonuca varılırsa, Kıbrıs’ın birleşerek tek halk olarak, Türkiye AB üyesi olmadan, AB üyesi olacağıdır ki böyle bir gelişme 1960’daki esas dengeyi, Türk-Yunan dengesini, Lozan Dengesi’ni Yunanistan’ın lehine bozmuş olacaktır.
Hristofyas açıkça Makarios’un izinde olduğunu, tedhiş örgütü EOKA’dan ilham aldığını, EOKA’nın kendisine yön verdiğini açıklayabilmektedir. “Federasyon tezini benden öncekiler kabul ettikleri için görüşüyorum. Türk askerinden kurtulmanın başka yolu yoktur” diyor ve böylelikle esas hedefinin ne olduğunu açıklamış oluyor. Benimle görüşen tüm liderler de bugün Hristofyas’ın Talat’a yaptıklarını bana yapıyorlardı; masayı terk edip dış dünyayı dolaşırlar Türkiye’yi ve beni uzlaşmazlıkla suçlarlar, Kıbrıs meselesi işgalden kaynaklanan bir meseledir diyerek 1963-74 yıllarını es geçerler, tekrar geri gelerek güler yüzle görüşmelere devam ederlerdi. KKTC bu sahtekârlığa dur demek için kurulmuştur ve eğer ilân edilmemiş olsaydı şimdiye AB yolu ile istedikleri hedefe ulaşmış olacaklardı. Bunu engelleyen KKTC’nin varlığıdır ve Garantilerin devamıdır. Görüşmelerdeki yegâne hedef de bunlardan kurtulmaktır. Bu dış temaslar ile “meşru hükümet” statülerini perçinlemekle kalmazlar, aynı zamanda Kıbrıs meselesini kendi görüşlerine göre pazarlama imkânı bulurlar. Rumlara “meşru hükümet” muamelesi yapıldığı sürece, bizimle bir anlaşma yapmak ihtiyaçları yoktur. 30-40 yıl daha görüşmeye devam edebilirler. Konu, bizim de aynı dayanırlık içinde olduğumuzu göstermektedir. Halbuki öğrendiğime göre Sayın. Talat ve onu destekleyen “uzlaşma aşıkları,” “aman uzlaşma, derhal uzlaşma; barış engellenemez; uzlaşmaya mecburuz ve uzlaşabilmek için önerilerimizi Rumların kabul edebilecekleri çizgiye getirmek zorundayız” yaklaşımı içindedir. Bu bizi teslimiyete götürür.
Siyaset:Hristofyas, ikinci tur müzakerelerin zamanında başlamasını kendi organizasyonları ile yarattıkları sudan bir sebeple erteledi. Bu bir oyalama taktiği değil mi? Rumların uzlaşmak istemediklerinin açık bir ispatı değil mi? Bu taktikler karşısında ne yapmalıyız?
DENKTAŞ:Hristofyas bu taktiğinin gerçek nedenini açıklamıştır: Türk tarafına ders vermek içindi demiştir. Masadan kaçmasın diye Sayın Talat tek halk, tek devlet, tek egemenlik formülünü kabul etti. Şimdi de “yine kaçarım ha” diyerek başka tavizler koparma oyunundadır. Rum tarafının uzlaşma istemediğini, böyle bir niyeti olmadığını, maksatlarının uzun soluklu bir mücadele ile bizi yıpratmak, Türkiye’yi AB’de veto tehdidi ile baskı altına almak olduğunu hâlâ anlamamışsak çok yazık. Rum liderliği Kilisesi ile Milli Konseyi ve Partileri ile, eğitimi ile Kıbrıs’ın Yunanlılığını savunmaktadır. Onlara göre AB üyeliği ENOSİS ’in tahakkuku anlamına gelmektedir. Bunun tek cevabı vardır, o da KKTC’ye dört elle sarılıp Türkiye’nin Garantörlük hakkını savunmaktır.
Siyaset:Yeşilırmak Sınır Kapısı’nda eylül ayı başında Rumların yarattıkları krizden sonra Rum basını, barikatların kapatılması yönünde yayın yapınca, Rum polisi bir süre tüm barikatlarda ‘iş yavaşlatmasına” gitti. Özellikle güneyde çalışan Kıbrıslı Türklere, Rum polisi 1974 öncesini hatırlatan “süründürme” politikasını ağır bir şekilde uyguladı? Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? KKTC gerçeğinin müzakere masasında olduğunu ve eğer bir anlaşma olacaksa bunun KKTC ile yapılacağını nasıl gösterebiliriz? Bu gerçeklerin kabul edilmesinin dışında bir anlaşma yolunun olmadığı nasıl ortaya koyulabilir?
DENKTAŞ:Tek devlet, tek halk, tek egemenlik esası üzerinde başlatılan görüşmeler yanlış başlamıştır; ABD’nin istediği çizgide başlamıştır. “Ayrı devlet, ayrı egemenlik istemiyorum” diyen bizim Cumhurbaşkanıdır. Yeni Hükümet ve Meclis, Sayın Talat’ın tutmuş olduğu yolun ve vermeye başladığı tavizlerin yanlış olduğunu açıklamaya başlamıştır. Ümidimiz ve beklentimiz Sayın Talat’ın ve bize “görüşmeleri destekleyiniz” diyen Türk hükümetinin halkımızın iradesine sahip çıkmalarıdır. Bir ümit, Sayın Talat’ın tavizlerini içerecek bir belgeyi (Hristofyas da kabul der duruma gelmişse) onaylamaması ve referanduma sunmamasıdır. Bunun için de Türk Hükümeti’nin desteğine ihtiyaç olacaktır.
Siyaset:Türkiye Cumhuriyeti Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış yaptığı bir açıklamada, Kıbrıs konusunda çözüme hazır olduğumuzu, Türkiye’nin limanlarını açması da dâhil her konuda adım atılabileceğini, çözümden yana ve bir adım önde olma kararlılığında olduğumuzu ifade etti. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
DENKTAŞ: Sayın Bağış hazır olunan çözümün şeklini, esaslarını, Türkiye’nin kırmızı çizgilerini de açıklamış olsaydı çok daha rahat ederdik. Biz bu tür açıklamaları AB’ye mesaj olarak algılamaktayız. Türkiye’nin uzlaşmadan yana olduğundan kimsenin şüphe etmemesi gerekir. Ne yazık ki bunun aksini iddia eden Rum propagandası karşısında bizim propagandamız zayıf kalmaktadır. Dünya Kıbrıs meselesini daha ziyade Rum ağzından öğrenmektedir. Kırmızı çizgilerimizi ve bunların nedenlerini bütün samimiyetimizle dünyaya duyurmazsak bizi mahkûm edeceklerdir. Türkiye, güvenliği ile ve tarihi Türk-Yunan dengesi ile ilgili Kıbrıs’ta var olan haklarından asla vazgeçmeyeceğini dünyaya duyurmalıdır. Kıbrıs’ta da biz KKTC’nden vazgeçmeyeceğimizi daha kesin şekilde açıklamak zorundayız.
Siyaset:BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Yeşil Irmak sınır noktasında Rumların yarattığı kriz nedeniyle 3 Eylül tarihinde başlayacak ikinci tur görüşmeleri, Hristofyas’ın erteleme kararının kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söyledi. BM ve yetkililerini, bu tür Rum taktiklerinin uyandırmasını ve gerçekleri görmesini sağlayabileceğini düşünebilir miyiz? BM yetkilileri bu tür açıklamalarında samimi midirler?
DENKTAŞ:Downer ve ondan öncekiler maalesef Kıbrıs’a açık kartla gönderilmemektedirler. Gerçekleri emekli olduktan sonra yazarlar fakat görevde iken kendilerine görev veren makamlar tarafından yönlendirirler; BM Güvenlik Konseyi kararları ellerini kollarını bağlar. Bizim ve Türkiye’nin yüzde seksen beşini kabul etmediğimiz bu kararlar çerçevesinde Kıbrıs meselesini halletmeye çalışırlar ve başarısızlığa uğrayarak emekli olurlar veya istifa ederler. Downer’in talihsizliği Sayın Talat’ın tek halk, tek devlet, tek egemenlik formülüne bağlanmış olması ve ayrı devlet, ayrı egemenlik istemediğini yayarak, kendini uzlaşmaya mecbur kişi olarak görmesidir. Böylelikle Downer BM’nin “meşru hükümet” olarak tanıdığı Rum idaresinin taleplerini red edecek durumda değildir. Karmaşa orada başlıyor ve devam ediyor.
Siyaset:Sizce müzakerelerin ikinci turu öncesinde yaratılan bu suni krizin gerçek nedeni nedir? Rum tarafı masaya oturmadan elini güçlendirecek kozlar mı koparmak istiyor?
DENKTAŞ:Evet. Nasıl ki Sayın Talat hiç bir şekilde kabul edemeyeceğimiz bir taviz daha vererek Cumhurbaşkanı yardımcısı seçiminde tek pusula formülünü ileri sürebilmiştir, kendisine Başbakan ve Demokrat Parti Başkanı (oyların büyük çoğunluğunu elde tutan partiler adına) bunu asla kabul etmeyeceklerini önceden duyurdukları halde. Sayın Talat’ın kendini uzlaşmaya mecbur hissetmesi ve uzlaşma için de Hristofyas’ın kabul edebileceği yumuşamalar peşinde olması büyük talihsizliktir. Ben böyle uzlaşma yöntemi görmedim.
Siyaset:KKTC’de geçen hükümet döneminde açılmış olan AB Koordinasyon Merkezi’nin varlığını ve faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu Merkeze KKTC gerçeği ve Kıbrıs Türk halkının başta self-determinasyon hakkı olmak üzere haklarını ve antlaşmalarla elde ettiği statünün kabulü nasıl sağlanabilir?
DENKTAŞ:Gerçek AB Merkezi Rum tarafındadır. Burada çalışan gerçek temsilciler KKTC’nin varlığını ve makamlarını tanımamaktadırlar. Başlangıçta bu makamları “halk temsilcisi” olarak ziyaret ettiler; bayrak sancak görmek istemediklerini açıklayarak geldiler; Başbakanı makamında ziyaretten kaçındılar. Bunlara tepki doğdu. AB olarak “işgal altında yaşayan Türk azılığı” olarak gördükleri bizleri “AB üyesi Kıbrıs Hükümetine yamalamak” olan görevlerini devam ettirebilmek için KKTC’de çoğu bizden olan bir büro kurarak “yardımlarına” devam ediyorlar. Bu “yardımlarla” halkımızın direnişini yumuşatmayı öngörmektedirler ve bir bakıma da başarı sağlamaktadırlar. Bu büronun elemanları Cumhurbaşkanımızı, Başbakanımızı makamlarında ziyaret edebiliyorlar çünkü bizden kişilerdir. Oyun büyüktür ve büyük bir maharetle oynanmaktadır. Kanımca KKTC’nin halkı, bireyler olarak AB’den yararlanacaklar diye AB’nin Rumlar adına oynamakta olduğu oyuna gelmemelidirler. AB’den istenecek tek şey katıksız eşit muamele yapılması ve sadece Rumların oyları ile seçilmekte olan, “Ortaklık Devletini” yıkmış olan Rum idaresini bizim de hükümetimiz addetmekten vazgeçmesi; Rumlarla birlikte Kıbrıs Türk ortağın demokratik haklarını ve yetkilerini yok farz etmemesidir. Adada, eli kanlı, her türlü cinayeti işleyerek ülkenin anayasasını çiğnemiş Rum idaresini AB üyesi yapmakla AB üyeleri, şampiyonluğunu yaptıkları her ilkeyi ayaklar altına almış oldular. Bunlara verilmesi gereken cevap “KKTC’nin varlığını ve Rumların bizim hükümetimiz olmadığını kabul etmeden sizinle hiçbir ilişkimiz olamaz” olmalıdır. 1960 Antlaşmaları altında statümüz kurucu iki eşit ortaktan biri olmamızdı. Bağımsızlıkta ve egemenlikte Rumların hakkı her ne iseydi bizim de o idi. Bizi kan akıtarak ortaklık devletinden attılar ve Kıbrıs’a sahip çıkmak istediler. Yarısına sahip çıkabildiler. Biz de Türk ortak olarak karşılarında demokratik devletimizi kurduk. Yoksunuz, sahtesiniz diyen Rumları AB’nin meşru hükümet olarak tanıması ve bundan kaynaklanan zorluklar karşısında acele etmememiz, dayanırlığımızı kanıtlamamız, KKTC’nin güneydeki devletten ve hükümetten daha meşru olduğunu dünyaya anlatmak için büyük çaba harcamamız gerekmektedir. Hürriyetimizi, egemenliğimizi kabul etmeyenlerle eşit şartlarda federasyon kurulamayacağını herkesin anlaması gerekir.
Siyaset:Sizce Rumlar ve Yunanlılar gerçekten Kıbrıs’ta federasyon istiyorlar mı? İleri sürdükleri tezler bunun tam tersini gösteriyor. Hristofyas’ın esas amacı nedir? Uyguladığı strateji ve taktiği değerlendirir misiniz? Rum ve Yunan ortak oyununu bozmak için ne yapılmalıdır?
DENKTAŞ:Gerçekten federasyon istemiş olsalardı bu konu çoktan halledilirdi. Rum liderler Makarios’un oluşturduğu Milli Konseyde oybirliği ile alınan kararların dışına çıkamazlar. Bu Konseyde kilise ve tüm partiler temsil edilmektedir. Bu Konsey’de oybirliği ile alınan kararlar ENOSİS ’e giden yolun asla tıkanmaması; Garanti Anlaşmasından ve Türk askerinden kurtuluş için gereğinin yapılması; Kıbrıs Türklerine 1960 Antlaşmaları ile verilmiş olan “fazla ve Kıbrıs’ın Yunanlaşmasını önleyen hakların (ortaklığın)” tekrarlanmaması; yerleşik dedikleri Anavatandan gelip de yıllarca burada kalıp çalıştıktan sonra KKTC vatandaşlığını almış olan kardeşlerimizin Anadolu’ya dönmeleri; Rum göçmenlerin eski yerlerine dönüş hakkının tanınması; AB normlarının uygulanması; Kıbrıs Türklerinin haklarının derogasyonlarla garanti altına alınmaması vardır. Hristofyas bunları temin etmeğe çalışıyor. Kendileri açısından milli görevi yerine getiriyor. Rum tarafı “milli dava” bildikleri ilkelerden, Kıbrıs’ı Helenizm’in bir parçası yapmak hedefinden zerre kadar ayrılmış değildir. Dünya tarafından “meşru hükümet” hem de “AB üyesi Kıbrıs’ın meşru hükümeti” olarak tanındıkları sürece de bu yoldan ayrılmak niyetinde değildirler. Bugün, 1960’daki veya Annan Planı’nda öngörüldüğü gibi bir anlaşma yapılsa, birkaç yıl içinde onu da yıkacaklar ve adayı bir Helen adası yapmak için yola devam edecekler. Bunu önleyecek tek şey KKTC’ye ve Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki hak ve yetkilerine sonuna kadar sahip çıkmaktır; bu konudaki kararlılığımızı Rumlara ve dünyaya göstermektir.
Siyaset:Otonom Kayıp Şahıslar Komitesinin, Lefkoşa Tekke Bahçesi Şehitliğinde bulunan meçhul mezarların kimlere ait olduğuna yönelik kazı çalışması başlattığı haberleri basında yer aldı. Şehitlikte bulunan kimliği belirsiz yaklaşık 23 mezarın, kime ait olduğunun tespit edileceği ifade ediliyor. Kayıplar konusunda yapılan uygulamaları ve izlenen yöntemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Cumhurbaşkanlığınız döneminde uygulanan politika ve yöntemden bir sapma söz konusu mudur? Bu konudaki düşünceleriniz ve varsa önerileriniz nelerdir?
DENKTAŞ: Tekke Bahçesi’ne gömülen insanlar 1963 Aralık ayında başlayan saldırıda öldürülmüş olan ilk şehitlerdir. Mezarlık yolu Rumların işgalinde olduğu için bu şehitler bilgimiz dâhilinde alelacele Tekke Bahçesi’ne gömüldüler. Kimliği tespit edilemeyen bazı kişilerin de buraya gömüldüğü bir gerçektir. O ilk günlerin çatışmalarında bizim tarafta bulunan cesetleri açıkta bekletmek olamazdı. Kimlik tespiti yapılabilirse iyi olur. Bu konuda bizim saklayacak bir şeyimiz yoktur. 1968’de ben Türkiye’den adaya dönüp de Klerides ile görüşmelere başladığımda bizdeki kayıpların aileleri bana gelerek Klerides’den kayıpları hakkında bilgi almamı istediler. İlk toplantıda Klerides’e bunların akıbetini sordum. Üzülerek bana kendilerinde hiçbir kayıp olmadığını, bunların tümünün öldürüldüğünü söyledi. Bu acı haberi ailelere duyurmak zorunda kaldım. Düşüp bayılanlar oldu fakat gerçeği bilmekle kendi hayatlarını tanzim edebildiler. O günlerde bizim iki yüzden fazla, Rumların da 30-40 kadar kayıpları vardı. 1977’de Makarios ile BM Genel Sekreteri Walheim’in de katıldığı toplantıda Makarios benden 1974 Barış Harekâtı esnasındaki Rum kayıplar hakkında bilgi ister göründü. 1963’teki kayıpları ile ilgilenmiyordu; çünkü ona göre Kıbrıs meselesi 1974’de başlayan işgal meselesiydi. Makarios’a “bunların çoğunun darbe esnasında Rumlar tarafından öldürülüp gizlice gömülen kişiler olduğunu, bir kısmının da Barış Harekâtı esnasında harekât alanında ölüp de, o yaz sıcağında açıkta kalamayacak Rumların oldukları yerlere gömüldüklerini, bizde saklı, gizli esir olmadığını, halbuki gazetelerinde kayıp ailelerine kayıplarının hayatta olduklarını, Türkiye’de yollarda çalıştırıldıklarını ve hatta çirkinleşen Türk neslini güzelleştirmek için bunların bazılarını damızlık olarak kullandığımızı yazacak kadar insanlıktan çıkıldığını anlattım; bunların hayatta olmadığını sen de biliyorsun, bu konuyu, kayıp ailelerini acımadan niye canlı tutmaya çalışıyorsunuz dediğimde, Waldheim’in önünde “ne yapayım Sayın Denktaş, elimde başka propaganda donesi kalmadı ki” diyebilmişti. 1990’larda Klerides ile yaptığım bir toplantıda Klerides “mezar arama” konusunu gündeme getirdi. BM nezaretinde müşterek bir komite görev başındaydı fakat bir Rum kaybın öldüğü kanıtlandığı halde, Rum tarafı dosyayı kapatmıyor, mezarının da bulunmasını istiyordu çünkü maksat propagandaya devam etmekti, insani bir konuyu kapatmak değildi. Klerides’ten Kuzey Kıbrıs’ta Yunan darbesi esnasında Rumların Rumları öldürüp de gömdükleri yerlerin duyurulmasını istedim. Aksi halde açılan her mezarda çıkarılanı Türkler öldürdü diyeceksiniz dedim. Böyle bir liste verilmedi. Fakat Kayıplar Komitesi’ndeki arkadaşlarımız değişince her yerde mezar aranmaya başladılar. Ve beklediğimiz gibi Kuzey Kıbrıs’ta bulunan her mezarın hesabı Türk tarafına yazılmaya ve propagandaya başlandı. Yani korktuğumuz başımıza geldi. Darbe günlerinde kamyonlar dolusu Rum ölüsünün toplu mezarlara gömüldüğüne şahit olan bir Rum papazın açıklaması var. Rum mezarlarında “bilinmeyen kişi” diye mezar taşları var. Tek mezar görünen yerlerde onlarca bilinmeyen Rum’un gömüldüğü söyleniyor. Bu konularda Rum tarafı kimseyi suçlayamaz. Sicilleri çok kirlidir.
Siyaset:KKTC’nin, Almanya’nın Werl kentinde konsolosluk binası ve turizm ofisi açmasıyla ilgili gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
DENKTAŞ:Açılan ofislerin siyasi kimliği yoktur. Burada da açılan turizm ofisidir. İnşallah gün gelir siyasi kimliği tanınan konsolosluklar ve Büyükelçilikler de açılır. Yıllardır Washington’da New York’ta, Brüksel’de, Londra’da ve birçok Arap ülkesinde, Roma’da temsilciliklerimiz vardır. Yenilerinin de açılmasında yarar vardır. Yukarıda da söylediğim gibi inşallah gün gelir bunların tümü KKTC’nin siyasi temsilcilikleri, Büyükelçilikleri, konsoloslukları haline gelir.
Siyaset: Henüz erken olmakla beraber gelecek yıl yapılacak KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili hareketlenmelerin başladığı haberlerden anlaşılıyor. Kuşkusuz KKTC’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri her zaman önemlidir ancak bu seferki seçimlerin önemi bir başka olacaktır. Bu konudaki düşüncelerinizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?
DENKTAŞ:Şimdilik Sayın Talat ile onun karşısında Sayın Eroğlu’nun olacağı görülmektedir. Tabii, benim seçimlerimde de olduğu gibi, kazanamayacaklarını bildikleri halde sırf ortalığı karıştırmak için çıkacak başkaları da olabilir. Sayın Talat’ın uğraşı halkımıza “görüşmeler yolu ile meseleyi halletmek üzereyiz; uzlaşma istiyorsanız bu şansı bozmayınız; size ayrı devlet vaat edenlere inanmayınız” mesajı verecektir, nasıl ki buna başladı bile. Türk hükümeti beni destekliyor, bana güveniyor sözlerinin de çok kullanıldığını işiteceğiz. Sayın Talat’ı desteklemek için, Annan Planı döneminde olduğu gibi, AB, ABD, İngiliz ve diğer temsilcilikler de faaliyete geçeceklerdir. Halen faaliyete başladılar bile. Geçen defa ABD otuz milyon dolar harcamıştı, her halde şimdi daha fazlasını da harcayabilecektir. İstedikleri Hristofyas’ın da istediği gibi tek halk, tek devlet, tek egemenlik üzerinde bir anlaşmadır. Sayın Talat da bu yoldadır.
Sayın Eroğlu %44 oy alarak seçilmiştir. KKTC’ye ve egemenlikle Türkiye’nin Garantörlüğüne sahip çıkan diğer partilerin oylarını da alırsa şansı olabilir çünkü karşılaştığı zorluk ekonomiktir. CTP Hükümetinden boş bir hazine almıştır. Sendikalarla başı derttedir ve bu sendikaların bir kısmı karşı partilerden oldukları için aşırı tedirginlik yaratmaktadırlar. Halk yeniden Annan Planı döneminde olduğu gibi kandırılmak istemiyor. Burada da durum, Türk Hükümeti’nin Annan Planı’nda yaptığını yapıp yapmayacağına bağlıdır, yani adamlarını gönderip Türkiye Cumhuriyeti kökenlilere şu veya bu tarafı destekleyiniz diye talimat verecek mi, vermeyecek mi? Önümüzdeki üç beş ayda bu belirgin olacaktır. Ben, “devletim, egemenliğim, sınırlarım, Türkiyem” diyen tarafı destekleyeceğimi şimdiden söyleyebilirim.
Siyaset:Temel tezlerimiz ve beklentilerimiz doğrultusunda bir anlaşma olması halinde yine de KKTC’nin, Türkiyesiz AB’ye girmesi konusundaki değerlendirmelerinizi ve görüşlerinizi alabilir miyiz?
DENKTAŞ:Geçmişte Türk hükümeti, Türkiye henüz AB üyesi olmadan, Kıbrıs’ta bizi Rumlarla birleştirerek Rumların yarı buçuk AB üyeliklerini meşru hale getirmemizi öngören Annan Planı’nı desteklemiş ve bize de destekletmişti. Bu açıkça 1960’da kurulan Türk-Yunan dengesini Yunanistan’ın lehine bozmaktaydı. Bizim Türkiyesiz hareket etmememiz şarttır. Şimdiki Talat-Hristofyas görüşmeleri de Annan Planı’nın bu yanlışını tekrarlamaktadır ve Türk hükümeti, yine bu görüşmeleri de desteklediğini açıklamaktadır. Bence büyük yanlış yapılmaktadır. Bizden, Rum’a yardım ederek Türk-Yunan dengesini (Lozan Dengesi’ni) ortadan kaldırmamız istenmektedir. Ben buna karşıyım. Bu hatayı işlersek Türkiye’den, Hristofyas’ın istediği gibi, zaman içinde kopmuş olcağız. 1960 dengelerinin son kalıntısını da ortadan kaldırarak, Enosis’in yolunu elimizle açmış olacağız. Türkiye’nin bu konuyu yeniden inceleyip değerlendirmesi gerekmektedir. Ben, Kıbrıs Türklerine Türkiyesiz AB’ye girişin Rum Hükümetine bireyler olarak yamalanmaktan başka bir şey olmayacağını, bunun da sonumuz olacağını söylemeye devam ediyorum.
Siyaset:İçinde bulunduğumuz yıl son derece kritik ve hassas bir dönem olarak değerlendiriliyor? Sürdürülen müzakerelerin son şans olduğu iddia ediliyor. Böyle bir süreçte KKTC halkına ve Türkiye’ye vermek istediğiniz mesajınız var mı?
DENKTAŞ:Son şans diyorlar. Neyin son şansıymış bu? Tek halk olarak Kıbrıs Türk halkının Rumlara eşit bir halk olmadığını, KKTC’nin var olmadığını, ayrı egemenlikten yana olmadığımızı kabul eden bir süreç var, eğer bu bir sonuca varmazsa, aynı tezleri savunacak birini bulamayacağız, bu son şansı kaybetmeyelim mi demek istiyorlar? Bize göre bu şans değil, şansızlıktır ve bundan ne kadar erken kurtulursak o kadar iyidir.
Kodlama | www.nuans.com.tr
© 2011 Siyaset Dergisi