Sayın Cumhurbaşkanım, Rum basınında çıkan haberlerde müzakerelerdeki başlıca anlaşmazlıklardan birinin mülkiyet sorunu ve iki bölgeliliğin nasıl uygulanacağı konusunda tarafların farklı görüşleri olduğu belirtiliyor. Mülkiyet ve toprak konularında Türk tarafının kriterleri nelerdir? İki bölgelilik konusundaki düşünceleriniz nedir?
Şimdi mülkiyet konusunda tabi şunun üzerinde duruyoruz, BM’in yıllar önce 1992 yılında tanımını yaptığı şekildedir. Mülkiyet bağlamında da önemlidir. Kıbrıs Türk devletinde mülkiyetin açık çoğunluğunun Kıbrıslı Türklere ait olması gerekmektedir. Bu BM’nin kapsadığı bir parametredir. Bu nedenle net çoğunluğun Kıbrıslı Türklerde olacağı bir düzenlemeyi talep ettik ve bunun için çalışıyoruz, bunu öneriyoruz.
Kıbrıs Rum tarafı bunu kabul etmediği için, yani BM parametresinin dışına çıktığı için ciddi bir anlaşmazlığımız var mülkiyet konusunda. Biz mülkiyetin üç yolla çözümleneceğini düşünüyoruz. Birincisi tazminatlar. Yani çok eski mal sahipleri ya tazminat alarak tatmin olacaklar ya güneyde bırakılan Türk mallarından alarak takas yapmış olacaklar ya da mallarını iade olarak alacaklar. Ancak biz ağırlığı tabi ki tazminata veriyoruz. Çünkü aradan 35 yıl geçmiştir, bu 35 yıl içerisinde insanlar yepyeni hayatlar kurmuşlardır. Bu yepyeni hayatlarda eskiye dönüşü zorlamak yeniden kaos demektir yeniden gerilim demektir. O yüzden mülkiyet sorununun çözümünün ağırlıkla tazminat ve az önce söylediğim iki seçenekle mümkün olabileceğini düşünüyoruz. İki bölgeliliğin tanımının en tepe noktası biraz da iki kurucu devletin eşit statüde olacakları, her birinin dokunulamaz, değiştirilemez sınırlarının bulunacak olmasıdır. Demek ki iki kurucu devlet olacak ve bu iki kurucu devlet iki kesimi güvenceye alacak. Bu iki kurucu devlette de mülkiyet çoğunluğu, açık mülkiyet çoğunluğu yöneten toplumda olacak. İki kesimliliğin tanımı da budur diyebilirim. Bu tanımı ben yapmadım, bu tanımı BM yaptı. BM Güvenlik Konseyi de Genel Sekreterin yaptığı bu tanımı onayladı. Tabi ki bizim için iki kesimlilik son derece önemlidir. Siyasi eşitlik tabi en başta önemlidir ancak iki kesimlilik de bizim önem verdiğimiz temel parametrelerden biridir.
SİYASET : Rum Dışişleri Bakanı Kipriyanu, Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni ile Atina’da yaptığı görüşmeden sonra Kıbrıs konusundaki son gelişmeler ile Türkiye'nin AB sürecini değerlendirdiklerini açıkladı. Kipriyanu, Kıbrıs'ta çözüm müzakerelerinin iki toplum arasında yürütülmesine rağmen Türkiye'nin de bu alanda sorumlulukları olduğunu ifade etti ve "Türkiye'nin Kıbrıslı Türkleri olumlu bir biçimde etkilemesi gerektiğini" kaydetti; Kıbrıs’ta sürdürülen görüşmelerin birinci turunda arzu ettikleri ilerlemeyi kaydedemediklerini söyledi. Rum Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamasında Türkiye’yi suçlayıcı ve Türkiye’ye baskı yaratıcı bir amacı olduğu anlaşılıyor. Bu konudaki değerlendirmelerinizi ve görüşlerinizi alabilir miyiz?
TALAT : Bunlar, Yunan Dışişleri Bakanının söyledikleri, bunları yorumlayabilecek durumda değilim. Çünkü söylediklerini bir bütünüyle değerlendirmek lazım. O nedenle söylediklerinizi genel yaklaşım olarak alıp cevaplamayı daha doğru buluyorum Rum tarafının ve Yunanistan’ın genel yaklaşımı, Kıbrıs sorununun çözümünde sorumluluğu Türkiye’ye atmak, Türkiye’ye yıkmak biçiminde olduğu bir gerçektir. Özellikle Kıbrıs Türk politikasının dünyada da görüldüğü üzere çözümden yana oluşu ve çözümü her ortamda savunmuş olması, Kıbrıs Rum tarafını ve Yunanistan’ı, Kıbrıs Türk tarafını suçlayamaz bir konuma itmektedir. Şu anda Yunanistan ve Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıslı Türkleri suçlayabilecek herhangi bir neden gösterememektedir. Bu nedenle işin kolayına kaçmaktadırlar. Kıbrıs’ta Türk ordusunun bulunmuş olmasından, Kıbrıslı Türklerin Türkiye tarafından hem savunma hem ekonomik hem de siyasal olarak desteklenmiş olmasından duydukları büyük rahatsızlıkla ve Türkiye’nin bu konularda yapılan suçlamalara cevap vermemesi nedeniyle Türkiye’ye saldırmayı kolay bir yöntem olarak seçmişlerdir. Bu söylenenlerin uluslararası alanda herhangi bir kıymeti yoktur. Çünkü Türkiye yapabileceğini yapmaktadır, bunun ötesine Türkiye mümkün değil geçemez. Türkiye’den istenen limanların ve havaalanlarının Rum gemi ve uçaklarına açılması, bizim izolasyonlarımız devam ederken bunun yapılması; Kıbrıslı Türklerin nefes almasına bile izin verilmezken, limanların ve havaalanlarının Rumlara açılması ayrıca Türkiye’nin üye olduğu ve etkin olduğu uluslararası kuruluşlara Kıbrıs Rum tarafının da girmesine izin verilmesi gibi hedefler öne sürmektedir Rum tarafı ve Yunanistan. Halbuki bu mümkün değildir. Türkiye’nin oyunun da gerekli olduğu yerlerde Kıbrıs Rum tarafının o uluslararası kuruluşa girmesi tamamen hayaldir. Çünkü Türkiye tanımadığı bir devletin, üstelik de soydaşı olarak gördüğü, her türlü desteği verdiği bir halkı izole eden, baskı altında tutmak isteyen bir ülkeye bunu yapması beklenebilen bir şey değildir. Bunlar dışında yani çözümün sağlanabilmesi için Türkiye her şeyi yapmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin bu konuda suçlanması ve eleştirilmesi tamamen kabul edilemez ve insaf ölçüleriyle de bağdaşmaz. O bakımdan gerek Yunanistan’ın daha çok da Kıbrıs Rum tarafının, Türkiye’ye yönelik eleştirileri tamamen temelsizdir ve kabul edilemezdir.
SİYASET : Rum tarafı Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri sürecinde yaratacağı baskı ve sağlamayı tasarladığı dayatmalarla hedefleri doğrultusunda bir “çözüm” elde etme çabasındadır. Başta Hristofyas olmak üzere Rum ve Yunan yetkililer her fırsatta "Türkiye'nin AB ile üyelik müzakereleri çerçevesinde yükümlülükleri olduğunu ve bunların yerine getirilmesi için şartlar koşmaması gerektiğini" savunmakta ve Türkiye'nin bu yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde olumsuz etkileneceğini söylemektedirler. Rumların ve Yunanlıların bu yaklaşımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? AB’nin bu tür açıklamalar karşısındaki tutumu sizce nedir?
TALAT : Az önce de söylediğim gibi AB’nin üyesi olan Kıbrıs Rum tarafının dayatmaları sonucunda Rum tarafıyla dayanışma içinde Türkiye’den talep ettikleri Türkiye’nin karşılayabileceği şeyler değildir. Yani limanların ve havaalanlarının Kıbrıs Rum uçak ve gemilerine açılması; Türkiye’nin etkin olduğu uluslararası kuruluşlara Kıbrıs Rum tarafının üyeliğinin engellemesine son verilmesi; Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil eden Kıbrıs Rum tarafıyla, tırnak içinde “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak ilişkilerini normalleştirmesi yani ikinci ve üçüncü adımı da tanıması talepler bunlardır. Bunların karşılanması hayal bile edilemez. Türkiye’nin kendi kendini suçlu ilan etmesi demektir bunları kabul etmesi, hele de üçüncüsünü. Yani ilişkilerin normalleştirilmesi demek Türkiye’nin kendi kendini suçlu ilan etmesi ve Kıbrıs Rum tarafına yönelik olarak “ben ettim siz etmeyin, ben pişmanım meğer siz haklıymışsınız” demesi demektir. Halbuki bırakın Rum tarafının haklı olmadığını Kıbrıs Türk halkıyla böylesine bir ilişki içinde olan ülkenin beklenen böyle bir davranışı göstermesinin hayali bile zordur. O bakımdan bunların boşuna talepler olduğunu Avrupalılar ve hatta Rumlar çok iyi biliyorlar. Ama politika gereği bunlar söyleniyor. AB’nin de özellikle üst düzeyde Kıbrıs sorununu bilen yetkilileri de biliyorlar. Tabi ki şuanda dönem başkanlığını yürüten İsveç, özellikle Türkiye’nin yılsonunda Ankara’da protokolüne kadar uyguladığı denetleme aşamasına geldiğinde, Türkiye’nin bundan zarar görmeden AB yolunda devam edebilmesini sağlamak için özel çaba ortaya koyuyor ve bunu başaracağını umuyor.
SİYASET : Kipriyanu, Atina’da yaptığı açıklamasında Kıbrıs’ın NATO üyesi olmayan ancak ittifakın AB ile işbirliğine karşı bir çekincelerinin olmadığını, her iki kurumun da bağımsız karar almasından yana olduklarını, AB'nin 27 üyesi olduğunu Türkiye'nin bunu kabul etmesi gerektiğini, NATO ile AB işbirliğinin önündeki engelin Türkiye olduğunu söylemiştir. Türkiye’ye karşı bu tür suçlayıcı yaklaşımlar ve Türkiye’nin bu konuda izlediği politika hakkında bir değerlendirme yapar mısınız?
TALAT : Şimdi tabi NATO bir askeri ittifaktır. Şu anda Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs Türklerini kontrol altına almak istemektedir. Yıllar boyunca yaşadığımız deneyimlerde görüldüğü üzere bunun için zor da kullanabilir. Saldıran da insan da öldüren yaklaşımı dikkate alınacak olursa, Türkiye’nin önemli bir ortağı olduğu NATO’ya Kıbrıs Rum askeri kanadının kabul edilmesi eşyanın tabiatıyla bağdaşmaz. Akıllı işleyen düzen, Kıbrıs Türk tarafının canına kasteden, bunun için her türlü saldırıyı yapan, Türkiye’nin adaya müdahalesi ile ancak Kıbrıslı Türklerin kurtulduğu gerçeği dikkate alınacak olursa; Kıbrıslı Rumların NATO’ya kabul edilmesi, dediğim gibi hayal bile edilemez. Türkiye’nin Kıbrıs Rum tarafını NATO’ya kabul etmesi, Kıbrıslı Türklere büyük bir ceza demektir. Çünkü dediğim gibi Kıbrıslı Türklerin canına kastetmiş Rum Milli Muhafız ordusunun NATO’da Türk ordusu ile yan yana görev yapması demektir. Bu akılla bağdaşmaz. Rum Dışişleri Bakanı Kipriyanu’nun Atina’da veya herhangi bir yerde söylediği NATO AB işbirliğinin Kıbrıs sorunu çözülmeden olabilmesi mümkün değildir. AB’nin 27 üyesi olduğunun Türkiye’nin kabul etmesi gerektiğini söylüyor. Doğrudur ama Türkiye AB’nin 26,5 üyeden oluştuğunu kabul ediyor. Çünkü Kıbrıs gerçek bir tam teşekküllü devlet değildir. Kendi Anayasasına uymayan, kendinin bir parçası olan iki toplumdan bir tanesini dışlayan yarım bir devlettir. Zaten müktesebat da kuzeyde ……dır. Bu bile gösteriyor ki Kıbrıs Rum tarafı normal bir devlet değildir. O nedenle AB’nin 26,5. üyesi olarak Kıbrıs Rum tarafının, Türkiye’yi suçlayıcı yaklaşımlarının temeli tabi ki yoktur.
SİYASET : Bütün iyi niyetinizle ve bu doğrultuda ortaya koyduğunuz çabalarınızla bir an önce Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunmasını sağlamak için müzakerelerin belli bir takvime bağlanmasını, BM Genel Sekreteri’nin hakemliğinde 2009 yılı sonuna kadar anlaşmanın referanduma sunulmasını ısrarla savunuyorsunuz. Ancak gerek Rum yönetimi gerekse Yunanistan bu önerinize karşı çıkıyorlar. Bakoyanni yaptığı son açılamada, Atina'nın Rum yönetimini ve Rum lider Dimitris Hristofyas'ın müzakerelerdeki çözüm çabalarını desteklediğini belirtti. Ancak Kıbrıs meselesinde, suni zaman kısıtlamaları, müdahale veya hakemlik olmadan, iki bölgeli, iki toplumlu, tek egemenlik ve tek uluslararası kimlik içeren bir federasyon temelinde, BM kararları ve AB ilkeleri çerçevesinde adil, işler ve kalıcı bir çözüm istediklerini söylemiştir. Rumların ve Yunanistan’ın bu politika ile varmak istediği nokta ve amaçları nedir? Zaman kazanmaya ve oldu-bittiler ile sonuç almaya mı çalışıyorlar?
TALAT : Tabi şunu söyleyebilirim bu konuda, yüzde yüz güvenceyle bu soruya cevap vermek mümkün değildir. Ama görünen odur ki Kıbrıs Rum tarafı zaman kısıtlamaları ve hakemlik istememekle uzun vadeye yaymaktadır. Bu kadar açık ve nettir. Bunu ortadan kaldırmanın yolu dediğim gibi Kıbrıslı Rumların da çözüm istemesinin nedenleri olmalıdır. Bu nedenleri de yaratacak olan uluslararası toplumdur, bunu hep söyledik. Şuanda Kıbrıs Rum tarafının çözümle kazanacakları bilincinde değildir zaten. O nedenle de çözüm hevesiyle hareket etmemektedirler ve süreci de hızlandırmak hatta nihayetinde bir hakemin yardımına da başvurmak gerektiği halde bunu talep etmemektedirler hatta reddetmektedirler. Buradaki amaç sorudaki gibi meseleyi zamana havale etmek ve süreci uzun vadede görmektir. Türkiye’nin AB’de neyle karşılaşacağını da görerek ve Türkiye’ye baskı yaparak Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri terk etmesini sağlayarak; Kıbrıslı Türklerden daha fazla taviz almak gibi şartları olduğunu düşünüyorum ve bu geciktirme çabalarının veya hızlandırmayı engelleme çabalarının bundan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
SİYASET : Her fırsatta, “Garantiler” konusunun müzakere edilemeyeceğini ve mevcut garanti sisteminin değiştirilemeyeceğini karalılıkla ve ısrarla ifade ediyorsunuz. Buna karşılık Rum tarafı ve Yunanistan “Garantörlük” müessesesinin geçmişte kaldığını, taksimin çözüm olmadığını ve birleşik bir Kıbrıs'ın gelecek için en iyi yatırım olduğunu, AB’nin garantisinin ve AB şemsiyesinin güvenlik için yeterli olduğunu savunuyorlar. Sizce AB’nin garantisi ve AB şemsiyesi yeterli mi? Kıbrıs Türk halkı Türkiye’nin garantörlüğü dışında bugünkü sistemden farklı bir garanti sistemini kabul edebilir mi? Müzakerelerde karşılaştığınız bu sorun nasıl aşılabilir?
TALAT : Kıbrıs Türk halkı Türkiye’nin garantörlüğü dışındaki bir mekanizmayı kabul etmemektedir. Kıbrıs Türk halkı açısından geçmiş deneyimleri bunu çok açık ve net olarak görmelerini sağlamıştır. 1963’te burada İngiliz askerleri vardı, 1964’ten itibaren BM barış gücü askerleri oldu ve Kıbrıs Türklerinin Rumların baskısı altında kalması, saldırıya maruz kalması hiçbir zaman bilinmedi. O nedenle Kıbrıslı Türkler ancak Türk ordusu adaya müdahale ettikten sonra güvenceye kavuştuklarını görerek, gözlemleyerek sadece Türk ordusunun ve Türk garantisinin adada var olması gerektiğine inanmaktadır. Bu nasıl aşılacak, bu bir uluslararası anlaşmadır. Bir uluslararası anlaşmanın tarafları vardır. Kıbrıs Türk tarafı da bu anlaşmanın taraflarından biridir; Rum tarafı da taraflardan biridir; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere de taraftır. Dolayısıyla bu beşlinin tümünün de onayı olmadığı takdirde bu anlaşma değişemez. Yani demek istiyorum ki üç garantörün ve Kıbrıs’ın iki halkının onayı olmadığı takdirde garanti sistemi aynen devam edecek demektir.
SİYASET : Rum tarafının Güzelyurt’ta yapılacak bir ayin için geçiş noktasında sizin ifadenizle “bir grup Rum fanatiğin” yarattığı son olayları ve görüşmelerin bir hafta ertelenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Rum tarafının oyalama taktiğini, müzakerelerin bir takvime bağlanmasını kabul etmemesini de dikkate alarak Yunanistan’da alınan erken seçim kararının "Müzakerelerin 2. Turunu” nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Yunanistan’da erken seçime gidiliyor olması müzakere sürecini etkiler mi? Bu durum karşısında 2009 yılı sonunda anlaşma hedefiniz gerçekleşebilir mi?
TALAT : Önce anlaşma hedefinden bahsedeyim. Bizim bu arzumuzdur, hedefimizdir. 2009 yılı sonuna kadar hiç olmazsa 2010 yılı başında bir referandum yapalım diyorduk. Sorun çözümlensin ve referanduma gidelim diyorduk ama tabi ki bu sadece bizim isteğimizle olamaz, Kıbrıs Rum tarafının da bunu talep etmesi gerekiyordu. Ancak ne yazık ki sizin de bildiğiniz gibi Kıbrıs Rum tarafı bunu istemedi, bunu kabul etmedi. O nedenle de bunu başaramadık. Bizim başarısızlığımız değil bu Kıbrıs Rum tarafının bizimle iş birliği yapmaması, hızlandırma ve yılsonuna kadar bitirme konusunda iş birliği yapmamasından kaynaklandı. Nedenlerini daha önce söylediğim gibi yeterli motivasyonlarının olmaması ve ihtiyaçlarının da bizim kadar olmamasıydı. Bu bakımdan 2009 yılı sonuna kadar anlaşma hedefine ulaşmamak mümkün olabilir. Dediğiniz gibi Güzelyurt’ta yapılacak ayin için ortaya konan tutum ve çıkarılan gürültü ve fanatiklerin oyununa gelmek tabi ki Rum tarafının çözüm arzularının bizim düzeyimizde olmadığını göstermektedir. Bu ayrıca fanatizme kolayca kapılabileceklerini ve fanatiklerin süreci zehirlemesine imkan verebileceklerini göstermektedir. Bu da çözümün geleceği ve sağlama açısından ciddi riskler olduğunu göstermektedir. Yunanistan’daki erken seçim kararının müzakereleri etkileyeceğini sanmıyorum. Şuanda Yunanistan’da bir hükümet var ve bu hükümet ne tutumu varsa aynı tutumunu sürdürüyor. Eğer kaybederse yerine Papandreus hükümeti kurulursa Papandreus, Simitis’in döneminde Kıbrıs sorununun çözümü için ve Annan planının kabulü için tavır koymuş bir politikacı olarak umarız ki olumsuz değil olumlu katkıda bulunur. Karamannis’in politikasını da izliyoruz, açık ve net olarak çözüme karşı çıkmıyor. İç yüzünü bilemem. Onu başkaları değerlendirmeli ama sonuçta Yunanistan seçimlerinin, hangi taraf kazanırsa kazansın bugün ki durumdan daha kötüye götüreceğini düşünmüyorum ama iyileştirme ihtimali var mı diye sorarsanız o da olabilir.
SİYASET : Rum Lideri Hristofyas bir yandan müzakereleri yürütürken bir yandan da sürekli dış ülkelere resmi ziyaretler gerçekleştiriyor ve bu ziyaretlerde Türkiye aleyhine açıklamalar yapıyor, gelişmelerden Türkiye’yi sorumlu gösteriyor. Sizce Hristofyas bu gezilerle neleri amaçlıyor? Müzakereler sürerken bu tür geziler barış girişimlerinin ve beklentilerinin ruhu ile örtüşüyor mu?
TALAT : Hayır tabi ki örtüşmüyor. Hristofyas’ın bu davranışlarını sürekli olarak eleştiriyorum. Çünkü sizin de ifade ettiğiniz gibi çözümün önemli bir aktörü olan ve çözümü her zaman destekleyen Türkiye’nin bu şekilde eleştirilmesi keza haklı değildir. O bakımdan Türkiye’nin bu eleştirileri hak etmediğini düşündüğümden dolayı Rum tarafını sürekli olarak da uyarıyorum. Bunu yaparsanız çözümü zorlaştırırsınız, Türkiye’nin motivasyonunu engellersiniz; hâlbuki Türkiye çözümü istiyor destekliyor o nedenle Türkiye ile uyumlu olmanız gerekiyor. Hristofyasın müzakereler devam ederken, sokak sokak, ülke ülke gezmesi mevcut BM parametrelerini değiştirmeye çalışmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Zemini kaydırmak istiyor. Daha önce İngiltere ile görüşmelerin daha başlangıç günlerinde, İngiltere ile imzaladıkları ortak mutabakat anlaşması ve orada çözümle ilgili bazı ilkeleri kaydetmeleri, bizde bu kuşkuları iyice güçlendirdi. Daha sonra Rusya’yla benzer bir anlaşma yaptılar orada da çözüm için müzakere ettiğimiz unsurları Rusya ve İngiltere ile anlaşarak kendilerine göre metinleri kaydettiler. Halbuki onları bizimle görüşüyorlardı fakat buna rağmen bu dediğimi yaptılar o nedenle bu tür dış geziler ve bu gezilerde Türkiye’nin haksız yere suçlanması ama ondan da önemlisi BM’nin parametrelerini değiştirmeye çalışması iyi niyetle bağdaşmaz ve çözüme katkıda bulunmaz.
SİYASET : AKEL’in yayın organı Haravgi gazetesinde yayımlanan haberde, bir süre önce Güney Kıbrıs’ta gerçekleştirilen “Dış Rumlar” toplantısında uluslararası alanda Türkiye’nin ve “Kıbrıs Türk Liderliği”nin karalanmasını ve Türkiye’nin işgalci olarak gösterilmesini ve sizin, Türkiye’nin “maşası” olduğunuzun anlatılmasını öngören bir kampanyanın başlatılması için kararlar alındığı ifade ediliyor. Müzakerelerin sürdürüldüğü, bütün iyi niyetinizi ve samimiyetinizi ortaya koyduğunuz bir süreçte Rumların böyle kararlar almasını nasıl yorumluyor ve değerlendiriyorsunuz?
TALAT : Tabi ki hoş değerlendiremem ama bunun da ötesinde gerek bizimle ilgili gerekse Türkiye ile ilgili uluslararasında yapmayı planladıkları faaliyetleri de deşifre ettikleri bir alan olarak görüyorum. Bu bakımdan da hiç olmazsa Rum tarafının gerçek niyetini bir defa daha gördük, demek ki niyetleri bizi uluslararası alanda sıkıştırarak dış Rumların da katkısıyla yaşadıkları ülkelerin hükümetlerine, devletlerine bizi kötü göstermek ve özellikle 2004 yılı referandumundan sonra elde ettiğimiz üstünlüğü ortadan kaldırmak çabası içerisindedirler. 2004 yılında çözüm planına evet demekle uluslararası alanda önemli bir üstünlük elde ettik. İlk kez olarak Kıbrıslı Türkler, çözümsüzlük yanlısı olarak suçlanamadı ve o günden bugüne kadar bunu yapamadılar. Yani Kıbrıslı Türkler sadece Annan planına evet diyerek bir planı kabul edip çözüm yanlısı olduklarını anlık olarak göstermediler. Kıbrıslı Türkler ondan sonra da her düzeyde çözümü savunarak hatta çözüme öneriler de yaparak hatta iç eleştiriler almayı da göze alıp açılımlar yaparak, çözüm istediklerini ve istemeye devam ettiklerini bunun sürekli olduğunu ispat etmiş oldular. O nedenle de Kıbrıslı Türklerin artık dış ülkelerde suçlanması kolay değil. Bu yüzden dış Rumları Kıbrıs’ta toplayarak bulundukları ülkelerde ve uzanabilecekleri yerlere kadar imkanlarını kullanarak Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi eleştirmeleri, bu ülkelerde ve dünya çapında kötü göstermeleri, bu konuda kararlar almış olmaları; tabi ki dostlukla ve çözüm arzusuyla, barış arzusuyla bağdaşır değildir.
SİYASET : Basına yansıyan haberlerde BM’nin bir ara formül önerebileceği ifade ediliyor. Bilindiği gibi BM uzmanlarının Kıbrıs meselesine yönelik çalıştığı bazı konu başlıkları var. Onlara dayalı olarak bir formül geliştirilmesi ya da bazı açıklamalar yapılması söz konusu olabilir mi? Türk ve Rum tarafı arasında temel konularda çok ciddi görüş farklılıklarının bulunması BM’yi bir ara formüle veya mutabakat belgesine yöneltebilir mi? Görüş ayrılıklarına rağmen ortak noktalar da buluşmanın sizce yolu ne olabilir?
TALAT : Yakın zamanda BM’den veya herhangi bir uluslararası kuruluştan bir çözüm önerisi, çözüm paketi veya çözüm planı beklenmiyor. Çünkü şu ana kadar buna ihtiyaç yok. Şu anda iki lider görüşüyoruz, müzakere ediyoruz, bazı mutabakatlara varıyoruz, bunları yazılı hale getiriyoruz, yakınlaşmalar için de çalışıyoruz. En zor konularda bile bunu yapıyoruz. O nedenle BM’nin bu şartlar altında bize öneri getirmesi söz konusu değil diye düşünüyorum. Zaten BM de bunu reddediyor. Ancak BM süreci hızlandırmak için daha müdahil olabilir. Uzmanları vasıtasıyla yeni fikirler getirebilir, bu fikirleri bizim tartışmamıza sunabilir ve tartışmanın seyrine yardımcı olabilir. Eğer BM bunu yaparsa iyi olur. Eğer yapmazsa ki şuana kadar yapmamıştır; yeterince yapmamaktadır en azından; çözümün gecikmesini engelleyemiyor demektir. Yani BM bu tutumuyla çözümün gecikmesinin önüne geçemiyor. Ama dediğim gibi görüş ayrılıklarına rağmen ortak noktalarda buluşmanın yolu müzakere etmek, iyi niyetle müzakere etmek, destek olmak, BM’nin katkısını istemek ve BM’nin katkısıyla yakınlaşma sağlamaya çalışmak yolu izlenmelidir. Bir paket dayatılacak korkusu var bazı çevrelerde. Bu aşamada bu gerçekleşir ama eğer anlaşamazsak, eğer bir tıkanıklık olursa, eğer bütün zorlamalara rağmen bir ilerleme olmazsa, eğer yolun sonuna gelirsek; o zaman belki BM bir paket, bir öneri sunar. Bu mümkündür ben bunu dışlamıyorum ancak bugün için böyle bir ihtimal yoktur.
SİYASET : Kıbrıs konusunda sürdürülen müzakerelerin tamamlanan birinci aşamasında altı ana başlığın üç tanesi için 30 adet kağıt hazırlandığını açıklamıştınız. Bunu dikkate alarak bu birinci turun sonunda gelinen nokta nedir? Sizce başlanılan noktanın çok ötesine gidilebilindi mi? Bu süreçte beklentileriniz ne ölçüde karşılandı? Birinci aşamadaki deneyimlerinizi de dikkate alarak ikinci turda izlenmesi gereken yöntemler sizce ne olmalıdır? Bu aşamadan beklentileriniz nelerdir?
TALAT : Birinci turun sonunda geldiğimiz nokta bana göre tatmin edicidir. Yalnız altı konunun sadece üçünde tatmin edici ilerleme meydana gelmiştir, o da birinci tur olduğu için ciddi bir problem olarak görülmedi bu ama daha fazlasını bekliyoruz. Daha hızlı, daha yoğun müzakere demek, daha sık müzakere demek ve BM’nin de katkısıyla onların da çabasıyla daha hızlı hareket etmek, daha çok konuyu görüşmüş olmak ve yakınlaşma sağlamak isteriz. Ancak bu mümkün olmadı. Fakat hazırlanan otuz kağıt da unutmayın üç başlı yönetim ve güç paylaşımı, ekonomi ve AB ile ilişkiler üç başlılığın bütün konularını kapsıyor. O nedenle otuz kağıt küçümsenecek bir şey değildir. Ama tabi görüş birlikleri ve görüş farklılıkları da var. Bu kağıtların tümü görüş birliği değil, görüş farklılıkları da var. O nedenle biz bu çalışmayı iyi görmüş olmakla birlikte özellikle yoğunluk açısından yeterli görmüyoruz. Bu bakımdan da tatmin edici bulmuyoruz fakat yine de bir şeyler yapıldığını görüyoruz. Bunun için de çalışmaya devam ediyoruz. İkinci turda izlenmesi gereken yöntem, daha hızlı müzakere, daha yoğun müzakere demektir. Daha sık bir araya gelmek ve BM’nin daha müdahil olması demektir. Birinci kısım için bazı adımlar attık. Örneğin bugün bir karar aldık ve ekim ayındaki müzakerelerin haftada en az iki defa yapılmasının en az iki dediğimize göre bunun arttırılmasını kararlaştırdık. Bu bence önemli bir adımdır. Çünkü en iki dediğimizde en az iki misli çalışmamız olacak demektir. Bu da önemli bir şeydir ve bu bakımdan da önemli bir görüşme olarak görebiliriz. Umarım ki daha hızlı müzakere yöntemini bulmuş olacağız.
SİYASET : Sayın Cumhurbaşkanım, son olarak Kıbrıs Türk halkına ve Türkiye’ye vermek istediğiniz bir mesaj var mı?
Tabiatıyla Kıbrıs Türk halkına söylemek istediğim müzakereler Kıbrıs Türk tarafı açısından yeterli ilerleme sağlanmış olmasa bile Kıbrıs Rum tarafında belirti olmaması nedeniyle ileri bir noktaya ulaşacak kadar bir başarı elde etmemiş olsak bile Kıbrıslı Türkler açısından güvenceli ve geleceğini sağlama alacak bir anlayışla ve birikimle yürütülmektedir. Yani daha özet olarak ifade edecek olursam müzakerede Kıbrıs Türk tarafı açısından herhangi bir sorun, herhangi bir sıkıntı, herhangi bir tehdit içermemektedir. Çok iyi bir hazırlık yapıyoruz. Çok iyi bir ekiple müzakereleri yürütüyoruz. Hem kurumlarımızla istişare ediyoruz hem Türkiye ile istişare ediyoruz ve bütün aşamalarda Kıbrıs Türk halkının çıkarlarını koruyan bir yaklaşım ortaya koyuyoruz. Dediğim gibi iyi hazırlanıp makul ve mantıklı öneriler yapıyoruz. Önerilerimizin tümü BM parametreleri çerçevesindedir. Hiçbir önerilerimiz BM anlayışının dışında bir itirazıyla karşılanamaz. Bu parametrelerin dışına Rum tarafı zaman zaman çıkmaktadır ve o noktada da tıkanıklık olmaktadır. Kıbrıs Türk tarafı BM parametreleri çerçevesi içinde müzakere ettiği için de uluslararası alanda ve BM karşısında son derece rahattır ve takdir edilmektedir. Kıbrıs Türk tarafının politikası uluslararası alanda takdir görürken salt takdir görsün diye yürütülen bir politika değildir elbette. Ancak takdir önemlidir. Uluslararası alanda takdir görmek uluslararası bir sorun haline gelmiş olan Kıbrıs sorununun çözümünde bir avantaj sağlamaktadır. 2004’e kadar Kıbrıs Rum tarafı bunu başarmıştı. Ancak 2004’e kadar Kıbrıs Rum tarafı çözüm isteyen, bunun için çalışan taraf, Kıbrıslı Türkler de engelleyen taraf olarak görülüyordu. Biz bunu tersine çevirdik. Kıbrıs Türkünü dünyada çözüm isteyen, barışçı, dünyayla bütünleşmek isteyen bir halk olarak gösterdik ve gerçekten de öyledir. Bugün Kıbrıslı Türkler uluslararası alanda çözüm isteyen bir halk olarak görülmektedir. Bu Türkiye’ye de yardımcı olmaktadır. Çünkü Türkiye AB perspektifi içinde ihtiyacı olan diyalogdan yana barıştan yana çözümden yana misyonunu ve aynı zamanda Türkiye’nin bölgesel ve bir dünya gücü olarak komşularıyla olan sorunlarını çözmek isteyen bir ülke görünümünü pekiştirmektedir. O nedenle Türkiye bugün Güvenlik Konseyi geçici üyesi seçilmiştir ve dünya meselelerinde rol oynamaktadır. Bunun böyle devam etmesine özen göstermek gerekmektedir. Türkiye halkına mesajım da bizim burada yürüttüğümüz barışçı politikanın tehlikelerle dolu bir politika olmadığı konusunda emin olmalarını istiyorum. Türkiye ile istişare içerisinde yürüttüğümüz bir müzakere süreci olduğunu tekrar ifade etmek istiyorum ve Kıbrıs’ta yürütülecek barışçıl bir politikanın, Kıbrıs sorununu çözmeye yönelik yürütülecek bir politikanın, hem AB sürecinde hem de uluslararası ilişkilerinde Türkiye’nin yararına olduğunu düşünüyorum. Bunun için her zaman hükümet düzeyinde ve kurumlar düzeyinde destek aldığımız Türkiye’den, aynı zamanda Türk halkının da desteğinin devam etmesini istiyoruz. Bundan sonra da kararlılıkla çalışacağımızı ifade etmek istiyorum.
Kodlama | www.nuans.com.tr
© 2011 Siyaset Dergisi