Sayın Genel Başkan, Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin kuruluş aşamalarından beri, bu partinin bir üyesi olarak siyasi mücadele veriyorsunuz. Önce kısa öz geçmişinizi ve bu arada siyasi yaşamınızı ve siyasi yaşamınızda sizin için kilometre taşı olarak adlandırabileceğiniz gelişmeleri bizimle paylaşır mısınız?
SOYER : Öncelikle Siyaset Dergisi’ne bize göstermiş olduğu ilgi nedeniyle çok teşekkür ederim. KKTC’nin ve Kıbrıs Türk halkının bu anlamda Türkiye’yle ve Türk insanıyla buluşmasını sağlayan bu çalışmanızdan dolayı sizi kutlarım. Gerçekten takdir edilecek bir çalışma. Bunu belirttikten sonra Cumhuriyetçi Türk Partisi’yle ilgili kısa bir bilgi vermek isterim. Partimiz 1970’te kurulmuştur. Kurulduğu zaman Kıbrıs Türk halkının çok partili demokratik yaşama girmesi, Kıbrıs Türk halkının demokratik hukuk devleti ilkeleri içerisinde şekillenmesi ve Kıbrıs sorununa çözüm bulunması konusundaki ön görüleriyle bir sol parti olarak kurulmuş bir partidir. Uzun bir zamandan sonra Kıbrıs Türk halkının içerisinde o dönem kurulan ilk siyasi partiydi. Değinmek istediğim nokta partimizin kurulmasında büyük ölçüde kilometre taşı olarak aktarabilecek neler vardır? Şunu söylemek isterim kurulmamız büyük bir kilometre taşıdır. Çünkü o dönem Kıbrıs Türk halkı iki tür baskı altındaydı. Bir taraftan EOKA’nın enosis talebiyle büyük ölçüde saldırılarına karşı halkımız direnç gösteriyordu. Öbür taraftan da maalesef 63-73 arasında oluşan ve Kıbrıs Türk halkının büyük ölçüde iç siyasi yapısını ilgilendiren anti-demokratik bir rejim, bir nevi askeri bir rejim altındaydı. Dolayısıyla CTP olarak kurulurken hem Kıbrıs Rumlarının EOKA ve enosis talebine karşı bir toplumsal direnişin tarafı olmuştur hem de Kıbrıs Tük halkın direnişi sürdürürken demokratik bir yapılanmaya girmesi sağlanmıştır. Niye parti kurduk diye öncelikle parti yöneticileri sorgulandı, Genel Başkanımız Ahmet Mithat Berberoğlu parti kurmanın vatan haini ilan edildiği bir dönemde büyük ölçüde bu partiyi cesaretle kurdu. Genç arkadaşlar olarak bizler de buna katılık. Ben 1972’de parti üyesi oldum. Mücahitlik hizmetini dört yıl tamamladıktan sonra 19 yaşında terhis oldum. Terhis olduktan sonra Türkiye’ye tahsile gittim ve tahsil dönüşü CTP’ye üye oldum. 1973’te ikinci Cumhurbaşkanlığı Muavinliği seçimlerinde partimiz Ahmet Mithat Berberoğlu’nu aday gösterdi. Cumhurbaşkanlığı muavinliğine rakip sayın Denktaş’tı, Doktor Küçük zorla adaylıktan çektirilmişti. İlk kez seçim kampanyasına girdik ve seçim kampanyasındaki ilk sloganlarımız çok ilginçti. Bunlar şimdiki politik anlamda gülünecek, çocuksu sayılabilecek sloganlardı ama büyük hedeflerdi. Bir üst hedefimiz bütçe mecliste gitsin. Çünkü bütçe mecliste görüşülmüyordu o zaman. Aynı zamanda işçiye sosyal sigorta hakkı, gazete çıkarma hakkı, konuşma özgürlüğü hakkı taleplerimiz bunlardı. Nitekim bu demokratik taleplerle yola çıkan partimize inanılmaz baskılar yapıldı ve seçime 15 gün kala CTP’nin o dönemki Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Muavini adayı Sayın Berberoğlu adaylıktan çekildi. Sayın Denktaş seçimsiz bunu kazandı. En ilginç hadise Türkiye basını buradaki baskıları yazmıştı ancak Türkiye basını maalesef Kıbrıs’ta dağıtılmamıştı idare tarafından. Biz bu haberleri ve resimleri partimizin tarihi olarak adlandırdığımız teksir makinesinde bastığımız bültenimizle halkımıza duyurduk. Bunu duyurduğumuz için yargılandık, hapis yattık. Rahmetli Genel Sekreterimiz Naci Talat 15 gün hapis yattı. Suçlandığımız konu da İngiliz Kraliyet Ailesine ve Kraliçe’ye hakaret etmekti. Çünkü ceza yasasında bir tek bu maddeyi bulmuşlardı. Dolayısıyla zor bir süreçti. Sonuçta 1974 Barış Harekatı gerçekleşti ve Harekattan sonra Kıbrıs Türk Federe devleti kuruldu. İlk defa Kurucu Meclis kuruldu ve çok partili demokratik yaşam başladı. Bütçe meclise girdi, diğer partiler kuruldu böylece memleketimizde çok partili demokratik yaşam başladı. Aynı zamanda bir Yeni Düzen gazetesini çıkarttık. İlk alternatif gazete oldu. Bugün çok sesli çok renkli bir medya dünyamız var. Kat ettiğimiz merhale bana göre çok önemlidir. Biz bunu Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinde demokratik kurusallaşma olarak düşünüyoruz. Demokratik kurumsallaşmasını yapamayan bir halkın aynı zamanda ulusal davada herhangi bir mücadele veremeyeceği gerçeğiyle biz bu hareketlerin içerisine girdik. Sonuç itibariyle Kıbrıs Türk halkının demokratik evrimselleşmesinde partimizin kurulması ve bütün bu tarihi süreç içerisinde oynadığı rol önemlidir. Biz öncüyüz diye bir iddiayı hiçbir zaman öne sürmüyoruz, biz mutluluk duyuyoruz. Bütün demokratik değerlerin öncüsü olup bunun riskini yaşadıktan sonra bu değerlerin toplumun diğer katmanlarıyla da benimsenip sonuçta herkesin savunduğu ortak değerlere dönüşmesinden dolayı mutluluk duyuyoruz. Önemli olan her zaman için demokratik kalitemizi, içeriğini, niteliğini halkımızın kendi ayakları üzerinde duracağı bir yapıyı geliştirebilmek olmalıdır. Bütün bunları yaparken de partimizin temel argümanı Türkiye ile çok sıkı iş birliği içerisinde ortak çıkarların bu temelde bu bölgede gerçekleşmesidir.
SİYASET : Sizce Kıbrıs sorununun ana nedenleri ve tanımı nedir?
SOYER : Bu oldukça uzun izahı gerektirecek bir sorudur. Bunu bilgisayara sorsanız bilgisayar yanar. Ama özetlersem ana hatlarıyla söylemek istediğim şudur: Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türkler Osmanlı coğrafyasından büyük ölçüde ayrılmak zorunda kaldıktan sonra, İngiliz sömürge idaresi konusunda bir yaşamaya geçti. Ama Kıbrıs sorununun ne olduğunu anlamak istersek, burada zamanında Osmanlı’dan Kıbrıs’ı kiralamak isteyen İngiltere’nin o dönem bu bölgedeki amiralinin İngiliz Kraliçesi’ne yolladığı mektuptaki bir ifadeyi kullanmak istiyorum. “ Size Hindistan’a gidecek yolun anahtarını elde ettim” dedi. Dolayısıyla Kıbrıs bu bölgede her zaman için stratejik öneme sahip bir ada olmuştur. Dünyanın değişik siyasi güçlerinin ekonomik büyüklüklerinin Orta Doğu, Uzak Doğu ve aynı zamanda Afrika’ya dönük siyaset yönünde stratejik ana bir etken olmuştur. Bu etken Kıbrıs sorununun yaşanmasına büyük ölçüde neden olmuştur. Bütün bu tarihi süreç içerisinde özellikle milliyetçiliğin Osmanlı coğrafyasında İsyan içerisinde olan Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra bu süreç Kıbrıs’ı da etkiledi ve İngiliz Sömürge İdaresi döneminde İngiliz idaresi bir nevi Yunanlıları kontrol edebilmek maksadıyla bu anlamda onlara bir taviz verdi ve enosise sempati duyduğunu aksettirdi. İngiltere’nin genel çıkarları doğrultusunda Kıbrıs’ta yeni bir süreç başladı. Ama bütün bu sürecin içerisinde Kıbrıs Türk halkı Osmanlı coğrafyasından kopmuş olmasına rağmen kendi toplumsal kimliğini koruyan bir mücadele sürecine girdi. İngiliz Sömürge İdaresi Kıbrıslı Türk kavramını kabul etmiyordu. Şimdi 21. yüzyılda da bazıları memleketimizde Kıbrıslı Türk kavramını kabul etmiyor. Ama İngiliz İdaresi, sömüre idaresi Kıbrıslı Türklere bir ümmetsin demişti ve onların Kıbrıslı Türk kimliğini kabul etmemişti. Bütün okullarımızın adını değiştirmiş, İslam Okulu, İslam Cemaati olarak tanımlamıştı. Kıbrıslı Türkler bütün 20. yüzyılın başından İkinci dünya savaşının başlangıcına kadar hep kendi kimliklerini öne süren bir mücadele içerisinde oldular. Özellikle bunda da büyük başarılar elde ettiler. İngiltere’nin yönetebilmek için oluşturduğu Meclis’e Kıbrıs Türk Milletvekilleri Kıbrıslı Türk olarak girdiler. Bu mücadele sürdü, sonuçta basit gibi görünse de büyük başarılar elde ettiler. Örneğin liselerimizin adını İslam Lisesinden, Kıbrıs Türk Lisesine çevirdiler. Bütün okullarımızı Kıbrıs Türk eğitimi olarak aktardılar. Türkiye’de Atatürk’ten özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşından sonra ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra gerçekleştirdiği bütün reformları, İngiliz Sömürge İdaresine rağmen yaşama geçirdiler. Örneğin Harf Devrimi Kıbrıslı Türkler tarafından Kıbrıs’ta bir ay sonra uygulandı. Bu kimliği koruma daha sonra dünyadaki siyasal konjonktür, İkinci Dünya Savaşından itibaren yeni bir sürece girdi. Bunun akabinde o dönem bugün yanlış gibi görünebilir ama o dönemin idarecileri bunu ifade edebilmek için şu örgütü kurdular: “Kıbrıs Adası Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu”. Düşünebiliyor musunuz, “Kıbrıs Adası Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu” KATAK olarak ifade edilen ilk siyasal örgütlenmedir. Ancak bu kavramı bu şekildeki siyasal koşullarda koyanlar hiçbir zaman azınlığı kabul etmediler. Bunu sırf siyasal bir sesleniş yapabilmek için yaptılar. Sürece bakarsanız Kıbrıs Türk Halkı bu mücadeleye devam etti ve sonuçta 1950’lerde Kıbrıs Adası Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumunu kuran bu halk 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinde eşit siyasal toplum olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin siyasal kurucu ortağı oldu. Bu mücadelede emeği geçen Doktor Fazıl Küçük’ü daha evvelki süreçlerde Necati Özkan’ı anmazsak vefasızlık yapmış oluruz. Burada bir başka hakikati daha vurgulamak isterim, rahmetli Adnan Menderes’in, Fatin Rüştü Zorlu’nun bu mücadeledeki payını anlatmazsak büyük bir haksızlık yapmış oluruz. Dolayısıyla 1960’da Kıbrıs Türk halkı, Türkiye’nin de garantörlüğünü içeren bir şekilde sonuç itibariyle Kıbrıs’ta eşit bir toplum olmuştur ve dünya siyaset sahnesine çıkmıştır. Azınlık tanımlamasından eşit siyasal toplum konumuna yerleşmiştir. Bu Cumhuriyet yaşayamadı çünkü Kıbrıslı Rumların enosis hedefi vardı. 1964’te anayasayı tek yönlü değiştirme noktasıyla hareket ettiler. Kıbrıslı Türkler bunu kabul etmedi, büyük bir direniş gösterdi, Kantonlar da abluka altında. Burada Türkiye’nin büyük desteği var. Çeşitli dönemlerde çeşitli aşamalar oldu ancak belirtmek gerekir ki Türkiye garantörlük hakkını ilk defa 1964’te kullanmadı. Türkiye rahmetli İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu dönemde 1963 saldırılarını durdurabilmek için TSK ve Hava Kuvvetleri adada ilk uçuşunu yaptı. 1964’te adaya enosis saldırılarını durdurmak için çıkan üniversite öğrencilerinin direndiği Erenköy’e yine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak Türk Hava Kuvvetleri vasıtasıyla operasyon yaptı. Bütün bunlar bu haritayı gösterdi ve aynı şekilde Sayın Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu 1967 yılında Türkiye garantörlük hakkını kullanarak müdahale etti ve Yunan güçlerini Geçitkale’de durdurdu. Bu anlamda da 10000 Yunan askerinin ve Grivas’ın Ada’dan ayrılmasını sağladı. En nihayet rahmetli Bülent Ecevit’in 15 Temmuz 1974 Harekatıyla birlikte meydana gelen süreçte rahmetli Bülent Ecevit’in büyük idaresiyle Türkiye müdahale etti. Bu aşamadan sonra Kıbrıs sorunu yeni bir aşamaya girdi. Bugün yaşadığımız bütün bu tarih hakikatlerinden sonra şu anda bu aşamadayız. Kıbrıs Türk halkı bütün bu tarihi süreç içersinde bir şeyi yerine getirdi. Çeşitli evrelerden geçmiş olmasına rağmen 1974 Barış Harekatından sonra bütün tarihi birikiminin üstüne binaen Kıbrıs Türk halkı artık bir bölgede toplandı, kendi devletinin çatısı altında şekillendi ve bu anlamda bir konum elde etti. İşte bu bakımdan şimdi bütün siyasi, tarihi ve askeri harekatların sonucunu uluslararası bir anlaşmayla uluslararası zeminde kabul ettirmektir. Ana hedefimiz budur. Kıbrıs sorununda çözüm bu demektir. Kıbrıs Türk halkının bütün toprak varlığını, bütün devlet kurumsallaşmasını ve kendi ulusal varlığını Kıbrıs Adasının eşiti olarak, Kıbrıslı Rumlarla eşit olarak, Kıbrıs’ta eşit söz sahibi olarak Ada’da federal ülkelerde bulunacak çözümün tarafı yaparak uluslararası topluma angaje etmeyi sağlamaktır. Temel görev budur. Askeri harekatlar, siyasi başarılar eğer bir uluslararası anlaşmayla taçlanmazsa elde ettiklerimizi bir süre sonra kaybederiz. Nitekim çözümsüzlüğü uzun yıllar çözemeyen Ulusal Birlik Partisi’nin siyaseti sayesinde Kıbrıs Türk halkı 2002-2003 döneminde AB’nin genişleme sürecinin getirdiği şansı kullanamadı ve varlığını uluslararası alana tescil ettirmedi. Bu siyaseti sonucunda Güney Kıbrıs AB’ye çözüm olmadan üye oldu. Şimdi eğer insan yurdunu severse düşünmesi gerekiyor. AB’de bugün Güney Kıbrıs Helen karakterli bir devlet olarak üye devlettir. Aynı zamanda Yunanistan da AB üyesidir. Yani AB’ye üye iki tane Helen karakterli devlet olmuş oldu. Türkiye’nin AB’deki çıkarları, AB ile ilişkileri bu bölgede büyük bir devlet olan Türkiye’nin gelecekte Avrupa ile ilişkilerinin düzenlenmesi Kıbrıs Türk halkının dünya piyasasında ve Avrupa piyasasında Kıbrıslı Rumlar kadar söz sahibi, yer sahibi olabilmesi için bu sorunu çözüp Kıbrıs Türk halkının Kıbrıslı Rumlar kadar hak sahibi olarak Kıbrıs adına AB’de temsil edilmesini sağlamak gerekiyor. Yurtseverliğin temeli budur. Bunun için biz çözümde duyarlıyız. Çözümsüzlüğün bize ve Türkiye’ye getirdiği çok büyük bir yıkımdır, büyük bir zarardır. Onun için şu anda Cumhurbaşkanımızın sürdürdüğü görüşme sürecine destek veriyoruz ve başarıya ulaşmasını istiyoruz.
SİYASET : Kıbrıs sorununun çözümlenebilmesi için temel yaklaşımınız nedir? Nasıl bir yaklaşım KKTC halkının çıkarları için akılcı bir çözüm üretebilir?
SOYER : Türkiye Milli Güvenlik Kurulunun da büyük ölçüde desteklediği çözüm formülüdür. Bu da Kıbrıs’ta birbiriyle eşit statüde olacak iki kurucu devlet ve bu iki kurucu devletin üstünde şekillenecek bir ortaklık idaresinin siyasal eşitlik içinde kontrol edilebilecek bir yapı. Bu yapı iki bölgeli, iki toplumlu siyasi eşitliğe sahip federal bir Kıbrıs ülkesi olması lazım ve 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmalarını da kapsaması lazım. Bizim temel yaklaşımımız budur ve bu temel yaklaşımımız Kıbrıs sorunu ve AB’de Kıbrıslı Rumlar kadar hak sahibi olmanın en önemli yolunun bu olduğunun bilincindeyiz. Dolayısıyla bu temel yaklaşımda ısrar etmeye devam edeceğiz.
SİYASET : KKTC’de yapılan Nisan 2009 seçimlerini ve sonucunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Partinizin seçimlerde oy kaybetmesine neden olan ana faktörler nelerdir? Kıbrıs sorunun ve KKTC’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? KKTC halkına ve Türk kamuoyuna bu konuda hangi mesajları vermek istersiniz?
SOYER : 19 Nisan seçimlerinde CTP’nin oy kaybetmesine neden olan ana faktörlerden biri 1974’ten 2003’e kadar oluşturulan yapay, Türkiye’den belirli paralar aktarılarak idare edilen bir yapıyı değiştirmeye dönük, piyasa koşullarını, verimliliği, üretkenliği ve bu anlamda demokratik bir yapıyı gerçekten oluşturmaya dönük sonuçta belirli bir alışkanlık ve statüko dediğimiz eski bir anlayışla çatışmaktadır. Bu anlayışta biz çok ısrarlı olduk. 2002 yılında KKTC bütçesinin toplamının % 47’si Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanıyordu. Biz görevi devraldıktan sonra takip ettiğimiz süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımlarının KKTC bütçesi üzerindeki payı % 15 olmuştur. Ama bu Türkiye Cumhuriyeti yardımlarının düştüğü anlamına gelmez. Aksine biraz da artmıştır. Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Kıbrıs Türk halkına dönük olarak desteğini Türkiye Cumhuriyeti arttırmıştır. Peki neden % 47’den %15 ‘e düşen bir oran oluşmuştur? Çünkü KKTC’nin iç dinamikleri harekete geçirildi ve ekonomide ciddi bir büyüme oldu. Örneğin 2003 yılında gayri safi milli hasıla 1,5 milyar dolarken 2007 sonu itibariyle ve 2008 başında gayri safi milli hasıla 5 milyar dolara yükselmiştir. O zaman KKTC bankalarında bulunan toplam mevduat 1,5 milyar dolardı. Bu 5 milyar dolara yükseldi. Sermaye yatırımları toplamı memleketimizde aşağı yukarı yıllık 900 milyon dolarken bizim bu iktidar döneminde toplam olarak 3 milyar dolara çıkan sermaye yatırımları gerçekleşti. İnsanların alım gücü arttı. Örneğin üniversitelerimizde 28 bin olan öğrenci sayısı 45 bine çıktı. 175 milyon dolar civarında olan net turizm geliri 350-400 milyon dolara tırmandı. Aynı şekilde ithalatımızı 100 milyon dolara çıkaran bir kapasite getirdik. Yabancı sermaye ülkemizde ortalama 20 milyon dolarken 200 milyon dolarlara yaklaşan yeni bir sürece girdi. Bütün bu devinimler KKTC ekonomisinin güçlenmesini böylece bütçenin yerel kaynaklardan daha fazla pay almasını getirdi. Böylece Türkiye’den gelen yardımların esas noktaya yani üretken sektörlere alt yapıya reel sektöre aktarılmasını sağlayan bir sürece girdi. Örneğin 2006 yılına kadar Kıbrıs Türkünün zorla karşılayabildiği elektrikte şu anda sorun yoktur. Yeni iletim hatları, yeni santraller ek kapasiteyle süreci tamamladı. Bu yollar Türkiye’nin desteğinin buralara gelmesiyle yüzlerce kilometrelik yollar yenilenmesi, hastanelerin yapılanması bütün bunların hepsi bu dönemde gerçekleşmiştir. Ancak özellikle UBP iktidarının yıllar yılı alıştırdığı yapı nedeniyle Türkiye’den daha fazla para talebi noktasındaki pozisyonlarla karşı karşıya kaldık. Sağcısının solcusunun toplam olarak bu statüko çerçevesinde hükümetimize en etkili en büyük eleştiri şuydu: Biz Türkiye’nin sınır bekçisi miyiz? Sen başbakan olarak gidip Türkiye’den daha fazla para talep etmek zorundasın. Biz bunu yapmadık, bunun doğru bir yaklaşım olmadığını söyledik. Sonuçta 19 Nisan seçimlerine doğru gidilirken, yaşadığımız global krizin negatif etkisiyle ve Türkiye ekonomisinde meydana gelen durgunluğu da dikkate alarak UBP son derece popülist vaatlerde bulundu. Bunun da kaynağını halka Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası alacağı parayla karşılayacağını duyurdu. Buna göre maaşlar artacak, vergileri düşürecek, elektrik ücretlerini %50-%40’a kadar; araç ruhsatlarını %50 ucuzlatacak; tüm vergileri kaldıracak. Böylesi bol popülist vaatler yaparak kendisinin 18 yıllık genel başkanlık tecrübesini de öne sürüp Türkiye’den en iyi parayı alabilecek kişinin kendisi olduğunu, benim Türkiye’den para isteme konusunda kompleksim olduğunu ve kendisinin rahatlıkla para alabileceğini söyleyerek bir seçim kampanyası yaptı. Daima insanlar bu noktada sanal bir şeye daha kolay inanır ve bu insanlar eski alışkanlıkla bütünleştiği için bu anlamda ciddi bir şekilde partimize dönük olarak tereddüde düşürdü. Bu popülist eylemlere bir anlamda vaatler veren UBP’ye destek oldular. Ama şimdi bunun yalanıyla birlikte büyük bir hayal kırıklığıyla karşı karşıyayız. Çünkü muhalefet partisi olarak 19 Nisan Genel Seçimlerine giderken sendikalara yazılı belge verdi ki Eşel Mobil uygulamasını iki ayda bir süren uygulamasına devam edecek. Biz bunu farklılaştırmak istiyoruz. Aynı zamanda kamu görevlilerine dönük gündeme getirdiğimiz yeni düzenlemelere kesinlikle karşı çıkacağını ve bu yasaları geri çekeceğini söylüyordu. Şimdi ise UBP, 19 Nisan Genel Seçimlerinde verdiği bu yazılı taahhütlere karşın şu anda Eşel Mobil Yasasını farklılaştıran, kamu görevlilerine dönük olarak düzenlemeleri arttıran ve buna bağlı olarak onların haklarını daha fazla gasp eden ve yazılı taahhütlerin terkini yapan işlere girişti. Bu da siyasi tansiyonu memlekette fevkalade arttırdı. Çünkü insanları aldatarak iş başına gelmenin büyük hayal kırıklığı yaşanmaktadır. Biz her şeye rağmen tartışılmasından yanayız. Bunun için ısrarla toplumsal bütün kesimlere gerçeği ifade etmek isteriz. Şuna yürekten inanıyorum gerçek yavaş ilerler ama yanlışı ve yalanı muhakkak geçer. Bunun için bütün partiler taraftarlarınca da Kıbrıs sorununun bu kritik aşamasında iç siyasi tansiyon çatışmalarını çok belli bir diyaloga döndürmek gerektiği konusunda zor bir hedefle hareket etme telkininde bulunuyoruz. Ama iktidarın tavrı bunun tersini gösteriyor. Çünkü insanları işten atmaktadır şu anda. Kıbrıs’ta yaşanmayanlar yaşanmaya başlamıştır. Örneğin seni işten atıp bir UBP’li genci iş alacak bir anlayış sonuçta insanların birbiriyle kavga etmesi ilk defa Kıbrıs’ta yaşanmış, siyasal bir bıçaklama hadisesine sebebiyet vermiştir. Bu tür hadiseler bizi germektedir. Ancak her şeye rağmen temel hareket noktamız şudur: Bu görüşme sürecinden Cumhurbaşkanımızın başarılı çıkması Kıbrıs Türk halkını kendi ayakları üzerinde duran, kendi kendinin bu anlamda cari giderlerini karşılayabilen, Türkiye’den aldığı yardım vasıtasıyla üretken sektörlere alabildiğince aktif aktarıp ekonomimizi büyütüp Güney Kıbrıs’ı ekonomide yakalamamız gerekmektedir. Çünkü bizim kişi başına düşen milli gelirimiz 2003’te toplam olarak 5000 dolar idi. Güney Kıbrıs’ın 2003’te kişi başına düşen milli geliri 17000 dolar idi. Bizim dönemimizde bu 5000 doları 15000 dolara yükseltme başarısı gösterilmiştir. Bunda Türkiye hükümetinin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın katkılarını söylemezsem haksızlık yapmış olurum. Bu 5000 dolar toplam olarak 17000 dolara yükselmiştir ama Kıbrıs Rum tarafında kişi başına düşen milli gelir bu süre içersinde 17000 dolardan 23000 dolara çıkmıştır. Dolayısıyla Kıbrıs Türk halkı, Kıbrıs siyasal sorunlarında başarı elde edebilmesi için ortak aklını, ruhunu ekonomide Güney’i yakalama adına kurmak zorundadır. Bunun için bundan sonraki hedeflerde gayri safi milli hasılayı büyütmek, sosyal adalet ilkeleri içersinde gelir dağılımı farklılıklarını gidererek demokratik hukuk devleti ve AB standartları içersinde yaşam kalitesinde özellikle demokrasiye ve hukuk devleti ilkelerine sahip olan bir halk yaratmaktır. Rum tarafıyla masada da görüşürken ekonomiyi, siyaseti bu anlamda şekillendirmezseniz başarı söz konusu olamaz.
SİYASET : Son olarak eklemek istediğiniz hususlar var mı?
SOYER : Siyaset Dergisi’ne yayın hayatında başarılar dilerim.
Kodlama | www.nuans.com.tr
© 2011 Siyaset Dergisi